7 Mayıs 2016 Cumartesi

Erzincan’dan Sana Mektup


Paul Snowman “Tanrının umrunda değiliz. Bizi terk etti ve gitti” diye bitirmiş “Buradan Çıkış Yok” adlı romanını. Tüm samimiyetimle söylüyorum, Snowman yanılıyor olsun isterdim. Fakat 318 nolu odada yapayalnız oturuyorum, dağları karlı Erzincandayım, anlamsız bir yağmur yağıyor. Yani senin anlayacağın sevgilim, karinenin aksini ispatlayacak derman kalmamış ne doğada, ne insanoğlunda. Kesin karine tüm sevimsizliğiyle ve gerçekliğiyle kendini soğuk duvarlarda belli ediyor. İçime uçurumda tek başına kala kalmışlık hissi hücum ediyor. Snowman, bu kar gibi temiz, kar gibi soğuk adam, içimizi soğutan cümlesini suratımıza yapıştırıp kitabını noktalıyor.

Üstelik 318 nolu odamın 3’ü kayıp. Her odaya girişimde, 18’e “nerde senin kocan olacak 3” diye acıyarak bakıyorum. Zaten herkes yarım. O da bana acıyor muhtemelen.

Aslında bu mektubu yazmaya niyetlendiğimde, sana daha mühim mevzulardan bahsetmeyi düşünüyordum. Mesela “hayatın sırrını kırkında çözdüm” diyecektim. Diyemedim. Böylesine ciddi bir mevzuda kalem oynatmayı hem komik buldum, hem de korkaklığım nüksetti. Komik buldum, çünkü hayatın sırrını kim kaybetmiş de ben bulmuş olayım. Lakin “hayatın sırrını kırkında çözdüm” lafından daha komik bir şey var, o da benim hayatın sırrını kırkında çözmüş olmam. Bu aramızda kalsın. Ha bir de korkaklığım nüksetmese, şimdi sana uzun uzun hayatın sırrını da yazabilirdim. Mesela, aslında hayatın bir kurgulardan ibaret olduğunu, insanoğlunun –düzeltiyorum homo sapiensin- hayatta kalmak uğruna kurgular ürettiğini, kurgular olmasa çoktan neslimizin tükeneceğini, belki de yakın zamanda kurgular yüzünden dünyada izimizin kaybolacağını. Yine korkmuyor olsaydım, o kurguların isimlerini de tek tek yazardım; sözgelimi “millet”, “din”, “erkeklik”, “kadınlık”, “adalet”, “şeref”, “iyilik”, “güç”, “iktidar”, “bilgi”, “para” ve elbette “tanrı” derdim. İşte bu komik görünme kaygısı ve korkaklık yok mu, sana en derin mevzularda kelam etmeye imkan vermedi.

Dürüstlük yakamı bırakmıyor. Seni aldatmayı hiç istemedim, şimdi de aldatmayacağım. Buradan çıkış olmadığı doğru ama Paul Snowman diye biri yok.

O benim ürkekliğimdir.

Hüseyin Cem ÇÖL 
7 Mayıs 2016 - Erzincan 

13 Nisan 2016 Çarşamba

Yazmasam Olmayacak.

Yazmasam olmayacak.
Üç yıl önce, İİBF Maliye Bölümüne verdiğim İcra ve İflas Hukuku vize sınavında akıllara zarar bir talihsizlik yaşamıştım. Yerel ve ulusal medyada haber bile olmuştum.
Sınav sorularını hazırlarken cevap anahtarlarını da birlikte hazırlamak gibi bir adetim var. Çünkü, sınav yapıldıktan hemen sonra soruların cevaplarını blogda yayınlarım. Altı yıldır bu böyle. Neden bunu yapıyorum? Boşa kürek işte. Yazsan kim ne anlar?
O sınavda da cevap anahtarlarını önceden hazırlamıştım. 40 test sorusu sormuştum ve her sorunun doğru cevabının altını çizmiştim. Soruları A ve B olmak üzere iki gruba ayırmıştım. A grubu sorularını çoğaltırken değil de B grubu sorularını çoğaltırken farkına varamadığım aslında ultra komik bir hata yapmışım. Soru kağıdı yerine cevaplarının altı çizili olduğu cevap anahtarını çoğaltmışım. Sınav anına kadar da bu hatanın farkına ne ben varabildim, ne de sınav görevlisi olan asistanlar.
Sınav günü açıkçası benim için tam bir felaketti. Hayatımın en kötü günlerinden birini yaşadım. Ama o kötü anları uzun uzun anlatmayacağım. Hemen o günün sonuna geleceğim.
O gün akşama kadar stres tepeme çıkmıştı. Hatanın farkına sınav anında varılmıştı ve sınav iptal edilmişti. Tabi öğrenciler isyanlarda. Odama gittim. Ne kadar sakin olmaya çalışsam da, kafam allak bullak. Doğan Medya’dan gazeteciler geldi. Biraz konuştuk. Bana sınavda şaibe olma ihtimalinden söz edince adeta çıldırdım. Adamları nezaketle kovdum odamdan. Sonra kapıya onlarca öğrenci yığıldı. Hepsi bişeyler söylüyor. İptal edilen sınav ne zaman yapılacak, nasıl olacak, yine test mi olacak falan filan. Öğrenci haliyle kendi derdinde tabi. Kapımda onlarca öğrenci var ve ben onların sorularına sakin kalmaya çalışarak ama pek de bunu beceremeyerek cevap vermeye çalışıyorum.
Yavaş yavaş kapımdaki öğrenci kümesi azaldı, sorusunu soran cevabını alan çekildi ve geriye bir kişi kaldı. Kapının önünde karşı karşıyayız. Bir erkek öğrenci. Ben içimden “hadi sen de sor sorunu bir an önce git” dercesine bakıyorum. O da bana bakıyor. Soru soracaktı da, o an beni öyle görünce vaz mı geçti, yoksa aslında soru falan sormak gibi niyeti yoktu da beni teselli etmek için mi oraya gelmişti, hala bunun sırrını çözmüş değilim ve bana baktı, gülümsedi, “hocam, boşverin ya, sizden daha değerli değil ya, altı üstü bir sınav, üzülmenize değmez”, dedi ve yine gülümseyerek çekti gitti.
O öğrenci kimdir bilmiyordum, hala da bilmiyorum. O dönem benden ders alan Maliye öğrencilerinden biri işte.
Altı üstü bir sınav... Altı üstü bir sınav... Altı üstü bir sınav... Altı üstü bir sınav... Altı üstü bir sınav... Altı üstü bir sınav... Altı üstü bir sınav... Altı üstü bir sınav... Altı üstü bir sınav...
Anlatabiliyor muyum?
Hüseyin Cem ÇÖL
13 Nisan 2016 – Pelitli

7 Nisan 2016 Perşembe

Vaziyet-ül Acaip...


Hastayım diyemem ama hasta oluyorum.
Gün içinde klima altında beş-on dakika kaldım. Üstelik o esnada terliydim. Boş bulunup klimayı açtırmakla çok büyük hata yaptım. Cehalet başa bela. Şu an vücudumda hafif ateş var. Boğazımda ise belli belirsiz bir tortu. Sesim hastalık sinyali veriyor. Hülasa, durum hiç iç açıcı değil. Önümde zorlu ve yorucu bir 40 gün beni bekliyor. Hastalık bünyemi ele geçirmeden, tez elden benim ondan kurtulmam lazım.
Buraya da bunları ne diye yazdım bilmiyorum. Sanki ilaç burada.
En iyisi Çiğdem Talu'yu düşüneyim.
Hüseyin Cem ÇÖL
7 Nisan 2016 - Pelitli

14 Mart 2016 Pazartesi

(üşümüş, üzgün, ürkek ve masum)


Yıllar önce aldığım ve sadece bir hafıza kartı gibi kullandığım, bilgileri depoladığım bir gmail hesabım var. Eş dost pek bilmez. O yüzden buraya mail atan da pek olmaz zaten. Çok eskiden buranın sohbet programını kullanırdım. Sohbet edecek kimse kalmayınca gmaile pek az bakar olmuştum.

Bugün, malum tatsız bir gün, can sıkıntısından, ne var ne yok diye gmail hesabımı yokladığımda Ocak ayında gönderilmiş ve okunmayı bekleyen (üşümüş, üzgün, ürkek ve masum) bir mail buldum. Aklıma “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” filmi geldi. Yazılan ama okunmayan, okunamayan mektuplar. Okunmadığı için cevapsız kalan mektuplar. Elde kalan “yıllarca boş dükkana kira vermişiz” dedirten çaresizlik.

Sadede geleyim. Bilesin ki, mektup gönderilenin cevap yazmamakta bir kabahati yok. Çünkü mektup eline geç ulaştı. 

Şimdi bu mektubu (evet bu cevap mektubudur) Kafka gibi “her zaman senin” diye bitirmek isterdim ama ne ben Kafka’yım, ne de sen Milena.

Hüseyin Cem ÇÖL 

14 Mart 2016 – H 309