Bu blog, sorumlusu olduğum derslerin yürütülmesine katkı sağlamak amacıyla hazırlanmaktadır ve TRÜ HUKUK FAKÜLTESİ, TRÜ İLETİŞİM FAKÜLTESİ, KTÜ İKTİSADİ VE İDARİ BİLİMLER FAKÜLTESİ ile KTÜ SAĞLIK BİLİMLERİ FAKÜLTESİ öğrencilerine yöneliktir.
Öğr.Gör.Hüseyin Cem ÇÖL
TRABZON ÜNİVERSİTESİ Hukuk Fakültesi Ticaret Hukuku ABD
"Tangodan hoşlanmaya başlamak için, birkaç yenilgi yaşamış olmak gerekir." JOSE MUJICA
29 Eylül 2025 Pazartesi
25 Eylül 2025 Perşembe
Sinema Ruznamesi 2: İlk Filmin ya da Sanrının Peşinde
Canan Ceylan, "Sahneden Mabede" isimli kült eserinde, ilk filminin Serdar Gökhan ile beraber çevirdiği "Nam-ı Diğer Çolak" olduğunu yazar. Ancak Canan Ceylan'ın bu filmde oynadığı bilgisi IMDB'de, TSA'da, SinemaTürk'de yer almaz. Agah Özgüç'ün "Ansiklopedik Türk Filmleri Sözlüğü"nde de, Canan Ceylan'ın adı filmin künyesinde geçmez. Filmin jeneriğinde Serdar Gökhan'dan hemen sonra Canan Kuntay ismini görürüz. Filmin afişinde ise en üstte Serdar Gökhan, hemen altında yan yana Elif Pektaş ve Canan Kuntbay yazılıdır. Jenerikte Kuntay iken, afişte Kuntbay olmuştur. IMDB, filmin jeneriğine sadık kalmış ve oyuncunun adını Canan Kuntay olarak kayda geçirmiştir. Agah Özgüç'ün "Ansiklopedik Türk Filmleri Sözlüğü"nü kaynak alan TSA ise ne jeneriğe, ne afişe aldırmamış, Canan'ın soyadını Kurtbay yapmıştır. Bu karmaşaya SinemaTürk'de dahil olmuş ve Canan'ın soyadı Kurtay yapılmıştır.
Gelelim asıl soruya: Tek filmle sinema tarihimizde yer alan ve soyadının Kuntay mı, Kuntbay mı, Kurtbay mı, Kurtay mı olduğu konusunda ihtilaf bulunan bu Canan, bizim Canan Ceylan mıdır?
Filmi internetten buldum ve seyrettim. Bir yeniden çevrim bu. Yönetmen Kemal Kan, 1965 yılında, başrolde Cüneyt Arkın'ın oynadığı "Kanun Der Ki/Silahların Sesi" filmini, bu kez on yıl sonra 1975 yılında başrolde Serdar Gökhan'ı oynatarak yeniden çekmiş. İlki siyah-beyaz, ikincisi renkli. İlkinde senarist Vecdi Uygun, ikincisinde Kemal Kan. Yeniden çevrim olduğuna göre, ikinci filmin de senaristinin Vecdi Uygun olması gerekirdi. Maalesef, kocaman bir uyarlama cenneti olan Yeşilçam'da, uyarlama filmlerinin künyesine, uyarlanan eserin senaristinin adı da pek yazılmaz. Bu yapılan hem saygısızlık, hem de -açık açık yazmakta beis yok- hırsızlık.
"Nam-ı Diğer Çolak" polis-mafya çatışması temelinde ilerleyen, aşk ve intikam öyküsü. Polisimiz Çolak namındaki Serdar Gökhan. Mafyamız ise Saksağan Nuri isimli Kazım Kartal. Kaçakçılık yapan Saksağan Nuri, filmin başında, kendilerini ihbar eden yaşlı bir adamı öldürür. Yaşlı adamın kızı Filiz, Çolak'ın sevgilisidir. Çolak, hem sevgilisinin babasını öldüren, hem kaçakçılık yapan Nuri'nin peşine düşer. Soğukkanlı, sakin ve niyeyse çok neşelidir. Zaman zaman yumuşak tavırlar takınır, arada espriler bile yapar ve etrafındaki kötü adamları kendisine güldürür. Mafya, Çolak'ın adamını öldürüp, sevgilisini kaçırınca, şakacı adam özüne döner, sert ve acımasız birine dönüşür. Çolak, sevgilisini kurtarmak ve arkadaşının intikamını almak için, mafyanın adamlarını teker teker öldürür, finalde de Saksağan Nuri'yi haklar. İntikam alınmış, sevgili kurtarılmıştır. Katarsis tamamlanmıştır.
Çolak'ın sevgilisini oynayan genç kız, jenerikte Serdar Gökhan'dan hemen sonra adı geçen Canan Kuntay olsa gerek. Bu Canan, bizim Canan mıdır? Bana pek öyle gibi gelmedi. 1977-1979 yıllarında oynadığı filmlerden dördünü ("Bir Garip Yabancı", "Şeytan Köşeyi Döndü", "İki Aşk Arasında", "Kış Bekarı") yakın zamanda peşpeşe seyrettiğim için, Canan Ceylan'ın yüz hatlarına vakıfım. Canan Ceylan'ın yüzü ince, dolgun değil. Gözleri küçük, çipil çipil. Filmdeki genç kız dolgun dudaklı, geniş burunlu ve iri gözlü. Canan Kuntay'ın, Canan Ceylan olmadığı benim değerlendirmelerime göre kesin.
O halde ne demeli, nereye varmalı? Canan Ceylan, kitabında ilk filmim "Nam-ı Diğer Çolak" yazarken, bilerek ya da bilmeden yanlış bilgi veriyor. Belki gerçekten bu filmde oynadı ama rolü küçüktü ve kurguda atıldı. Belki, sadece deneme çekimlerinde oynadı. Belki bu filmde oynamak istedi ama kadroya alınmadı ve sinema oyuncusu olmayı çok istediği için bilinci ona küçük ve masum bir yalan yazdırdı. İlk filmim dediği, pekala ilk sanrısı olabilir. Yeşilçam'ın velut yönetmenlerinden Oğuz Gözen'in "Bir Yeşilçam Masalı" kitabında Canan Ceylan'ın ilk başrolü nasıl kaptığına ilişkin yazdıkları ve elbette Ceylan'ın "Sahneden Mabede" isimi tuhaf otobiyografik kitabında kendi kaleminden anlattığı ruhsal dönüşümü, "sanrı" ihtimalini diri tutuyor.
Belkiler çoğaltılabilir ama neticede Canan Kutbay'ın (ya da Kuntay'ın ya da Kurtbay'ın ya da Kurtay'ın) Canan Ceylan olmadığı ve dolayısıyla Canan Ceylan'ın ilk filminin "Nam-ı Diğer Çolak" olmadığı bence kesin.
Umarım, Canan Ceylan'ın filmleri ve manevi dönüşümü hakkında tez yazacak olan akademisyen, şahsıma bir teşekkürü esirgemez.
Nam-ı Diğer Çolak (1975)
Yönetmen: Kemal Kan, Senarist: Kemal Kan, Oyuncular: Serdar Gökhan, Canan Kuntay, Elif Pektaş, Kazım Kartal, Arap Celal, Nilüfer Badur, Giray Alpan, Yusuf Çetin
Sinema Ruznamesi 1: Before/After
Before: Öfkeli ve gerginler. Kafalarında bir dünya tasavvuru var ve hayatlarını sadece bu tasavvuru gerçekleştirmek için yaşıyorlar, dergi çıkarıyorlar, konuşuyorlar, yazı yazıyorlar, kavga ediyorlar. Konuşmaları kitabı. Sanki gerçek değiller. Burjuva, legalite, konjonktür vs. İçsel bir tutarlılıkları var, hiç şüphesiz dürüstler ama dillerinin toplumda bir karşılığı yok. Bir yanıyla dünyaya dönükler, dünyacılar ama aynı zamanda ne tuhaf ki cari dünyadan tamamen kopuklar. İnsani olan, bedensel olan herşeyden uzaklar. En küçük hazzı bir engel olarak görüyorlar ideallerinin önünde. Kitaptan beslenen robot gibiler. Hayat denen coşkun ırmağı ıslah etmek istiyorlar, yani düzleştirmek, hissizleştirmek, aynılaştırmak, farklılıkları törpülemek. Islah edilen ırmağın, ırmaklık vasfını kaybedeceğini, hayatın güzelliğinin biraz da bu delidolu, belirsiz, kural tanımaz akışında yattığının farkında değiller. Faşizme karşılar ancak hayatı ıslah etmenin bir tür faşizan tavır olduğunu idrak edemiyorlar. Toplum adına bireyi yok ediyorlar. Bireyi yani kendilerini.
1.Kadın: Süslenmeye karşı mısın?
2.Kadın: Evet, tipik burjuva davranışı.
1.Kadın: İlkel çağlarda kadınların süslenmesine ne diyeceksin peki?
2.Kadın: Demagoji yapma!
*
After: Şaşkın ve yenikler. Kafalarındaki dünya tasavvuru dağıldı. Önce Türkiye'de, on yıl sonra tüm dünyada. İdealleri uğruna yaptıkları, yaşadıkları bir gençlik yanılgısı hatta bir gençlik çılgınlığı olarak anılarda buruk ve acı bir tat bıraktı. Hayali dünyaları yıkıldı, cari dünyanın acemisi olarak ortada kalıverdiler. Kadınlar feminizme sığındılar, erkekler ya liberalizme ya nihilizme. Kendilerini inkar edenler liberalizme, piyasaya kendilerini satmayı hazmedemeyenler ya da beceremeyenler nihilizme.
N.Çehre: İş aramalıyız. Çalışmak, yeni bir denge kurmamıza yardımcı olur. Eczacılık diplomam var ama aspirin ile gripini bile ayıramam.
T.Akan: Gerçi ben de iktisadı bitirdim. Fakat, burjuva iktisadıyla hiç ilgim olmadı...
*
Kimlik (1988), bir kayaya toslamanın öyküsü. Toslamanın ve dağılmanın. Dağılmanın ve toparlanmaya çabalamanın, çabalarken tökezlemenin. Kaybedilen kimlikler yerine yeni bir kimlik inşa etmenin öyküsü. Eskiyi tekrarlamadan, eskiye hapsolmadan, karşıta teslim olmadan, yeniyi elbirliğiyle kurmanın belki de kuramamanın öyküsü. Kolay mı yeni bir kimlik edinmek?
Geçmişi sen unutsan, devlet unutmaz, sana eski seni, aslında "kim" olduğunu hep hatırlatır. Arşiv her zaman gençtir.
Kimlik (1988)
Yönetmen: Melih Gülgen, Yapımcı: Mahmut Tezcan, Senarist: Haşmet Zeybek, Görüntü Yönetmeni: Mustafa Yılmaz, Stüdyo: Tezcan Film, Cinsi: Sinema filmi, Türü: Dram, Renk: Renkli, Yapım Yılı: 1988, Süre: 92 dakika, Ülke: Türkiye, Dil: Türkçe, Oyuncular: Tarık Akan (Ses. Esen Günay), Nebahat Çehre (Ses. Ayşin Atav), Mahmut Tezcan (Ses. Toron Karacaoğlu), Zeki Göker, Elif Baysal, Erol Özkök, Şener Gezgen, Bekir Yıldız, Haşmet Zeybek, Muharrem Özabat, Mazhar Eröz, Nur Gürkan, Elif Onat, Orhan Alkaya, Naki Turan Tekinsav
15 Eylül 2025 Pazartesi
TRÜ HF 1. SINIF ÖĞRENCİLERİNE ROMA HUKUKU DERSİ HAKKINDA AÇIKLAMA
TRÜ HF 1. SINIF ÖĞRENCİLERİNE ROMA
HUKUKU DERSİ HAKKINDA AÇIKLAMA
Arkadaşlar, öncelikle fakültemize hoş
geldiniz. Roma Hukuku dersi hakkında yapacağım açıklamayı dikkatinize
sunuyorum:
Ders Günü/Saati/Yeri: Roma Hukuku dersi, Salı günü
15:00-17:00 arasında AMFİ-1’de yapılacaktır. Derse katılanların imzası
alınacaktır. Yönetmelik gereğince, final/bütünleme sınavına girme hakkının
kazanılması için öğrencilerin derslerin en az yüzde yetmişine katılmaları
gerekmektedir.
Ders Kaynağı: Dersler, genel eserlerden yararlanarak ve powerpoint
formatını kullanarak hazırladığım ROMA HUKUKU ders notlarından işlenecektir.
Sınavlarda sadece bu notlardan sorumlusunuz. Ders notunu D Kapısındaki
Göksel Kırtasiye’den satın alabilirsiniz. Derste ders notunuzu mutlaka
yanınızda bulundurunuz.
Sınavlar: Vize/final/bütünleme
sınavlarında 50 test sorusu sorulacaktır. Vize mazeret sınavında uzun cevaplı 5
klasik soru sorulacaktır. Derste işlenen tüm konular sınavın kapsamına
dahildir. Sınavlardan önceki hafta, sınavın yöntemi ve kapsamı hakkında
derslikte ve blogda (hukukderslerim.blogspot.com) ayrıca açıklama yapılacaktır.
Ayrıca, vize ve final sınav notlarınıza ilave edilmek üzere ödev
verilecektir.
Ödev: Güz döneminin ödevi, Roma Hukuku ders notunda yer alan
19 sorunun çözümlenmesidir. Soruların yer aldığı slayt numarası ve
soruların çözümünde kullanılacak ilgili mevzuat aşağıdaki tabloda verilmiştir.
Ödevinizi el yazınızla okunaklı ve anlaşılır olarak, koyu renkli kalemle
hazırlayınız. A4 kağıt kullanınız. İlk sayfanın sağ üst köşesine adınızı,
soyadınızı, numaranızı mutlaka yazınız. Ayrıca kapak yapmanıza gerek yoktur. Soruları
yeniden yazmanıza da gerek yoktur. Ödev yapmak zorunlu değildir.
Ödevleriniz 5 puan üzerinden değerlendirilecek ve ödevden aldığınız
puanlar, 2026 yılı Ocak ayında yapılacak vize sınavında alacağınız nota ilave
edilecektir. Ödevlerinizi 30 Eylül 2025 Salı günü derste imza
karşılığında elden teslim ediniz. Mail veya posta yoluyla ödev
göndermeyiniz.
|
No |
Sorunun Yer Aldığı Slayt
Numarası |
İlgili Mevzuat |
|
Soru 1 |
23 |
Kat Mülkiyeti Kanunu m.20/1 |
|
Soru 2 |
24 |
- |
|
Soru 3 |
29 |
TMK m.129 |
|
Soru 4 |
30 |
TMK m.129 ve/veya TMK m.134/1 |
|
Soru 5 |
31 |
TMK m.129 |
|
Soru 6 |
32 |
TMK m.129 |
|
Soru 7 |
34 |
TBK m.81 |
|
Soru 8 |
41 |
TBK m.207/2 |
|
Soru 9 |
43 |
TBK m.585, TBK m.586 |
|
Soru 10 |
45 |
TBK m.90, TBK m.94, TBK m.211 |
|
Soru 11 |
48 |
TBK m.89 |
|
Soru 12 |
49 |
TBK m.89 |
|
Soru 13 |
51 |
TMK m.202 vd. |
|
Soru 14 |
56 |
TBK m.91 |
|
Soru 15 |
60 |
- |
|
Soru 16 |
85 |
1982 Anayasası m.96 |
|
Soru 17 |
86 |
1982 Anayasası m.89/2-3 |
|
Soru 18 |
148 |
FSEK m.27 |
|
Soru 19 |
153 |
- |
Üniversite hayatınızın sağlıklı, huzurlu ve başarılı
geçmesini diler, hepinizi saygıyla ve sevgiyle selamlarım. Derste görüşmek
üzere...
Öğr. Gör. Hüseyin Cem ÇÖL
http://hukukderslerim.blogspot.com
hcemcol@trabzon.edu.tr
9 Haziran 2025 Pazartesi
İki "Farklı" İsim, "Aynı" Duygular...
Nihat Genç yoğun bakımda... Hastalığının son evresinde olduğu söyleniyor. İlaçlar ya da dualar, hepimiz için muhakkak olan sonu ne kadar öteler, bilemiyorum. Usuldendir ama gönülden söylüyorum: Allah şifa versin.
Nihat Genç'i severim. Hatta pek çok severim. Gençliğimden bu yana iki düzineye yakın kitabını okudum. Öfkesine, samimiyetine, pervasızlığına, delidoluluğuna, eyvallahsızlığına, cesaretine, duygusallığına defalarca tanık oldum. İlk okuduğum kitabı "One Man Show" idi. Henüz 17 yaşındaydım ve üniversite okumak için hayatımda ilk kez Sivas'ın batısına çıkmış, Ankara'ya gitmiştim. Yüz sene önce İstanbul'dan Paris'e giden Jön Türkler gibi şaşkın, idealist, tertemiz ve saftım. "One Man Show" sarsmıştı beni. Sağır bir topluma öfkeli ve kontrolsüz bir haykırış, çığlık gibiydi. Arkası geldi tabi. Çiçekleri Sarıgıza Yedirdim, Ofli Hoca, Modern Çağın Canileri, Dün Korkusu, Soğuk Sabun, Bu Çağın Soylusu, Edebiyat Dersleri, Tek Tabanca vs.. En son Köpekleşmenin Tarihi'ni okudum. Geçen sene.
Nihat Genç'i severim. Siyasi duruşundan bağımsız olarak, gürül gürül ve kontrolsüzce akan, adeta bir taşkını andıran yazılarındaki samimiyetten ve hesapsızlığından dolayı severim. Bu müdanasızlığın hatta pervasızlığın, kendi siyasi görüşünde olmayanları vatan hainliğiyla hatta şerefsizlikle suçlama ölçüsüzlüğünü de beraberinde getirdiğinin farkındayım. Severken de, döverken de ayarı yok, biliyorum. Dili her an küfre yakın, hatta küfürbaz dense yanlış da olmaz. Siyasi düşüncelerini birebir paylaştığımı söyleyemem. Kendime yakın bulduğum söylemleri de var ama şüpheyle hatta itirazla yaklaştıklarım da. Fakat 17 yaşımda karşıma çıkan ve yarım asrı devirdiğim şu günlere değin takibimde kalan, deyim yerindeyse 33 yıldır yemeğini -beğensem de beğenmesem de- yediğim, varlığıma katkısı olan biri Nihat Genç.
*
Otuz yıldır genel seçimlerde oy kullanıyorum. Oyunu her seçimde aynı partiye atan ve ölene dek aynı partide karar kılan istikrarlı seçmenlerden biri değilim. Otuz yılda nerdeyse hepsini denedim, sağından soluna kadar oy vermediğim parti kalmadı. Muhafazakar demokratından, sosyal demokratına, milliyetçisinden halkçısına, liberalinden sosyalistine kadar siyasi yelpazenin her rengine en az bir kez evet mührünü basmışlığım var. Sadece bir renge seçmenlik sergüzeştimde asla yer vermedim: DEM Parti ve öncüllerine. Asla oy vermediğim ve asla oy vermeyeceğim bu siyasi kliğin içinde, sevmekten imtina etmediğim sadece tek bir isim var: Sırrı Süreyya Önder. "Var" dedim ama "vardı" demeliydim aslında. Çünkü kendisini bir ay kadar önce kaybettik.
Sırrı Süreyya Önder'i severdim. Siyaseten bulunduğu yere çok uzak mesafedeyim. Bundan dolayı Önder'i sevmemem icap eder. Fakat, Kürt ayrılıkçılığını savunanların arasında, Türk-Kürt kıyımını durdurmak isteyen ve ağzından iki kelime çıkıyorsa biri hep "barış" olan bu Türkmen figürü, bende Kürt gerçekliğini anlamama, Kürtlerin de bizden farklı olmadığını kavramama, neticede bu toprakların Türk-Kürt hepimize ait olduğunu duyumsamama, nihayetinde Türk-Kürt-şu-bu hepimizin bu dünyada sınırlı bir zaman diliminde yaşayıp toprağa karışacağımız bilincine ulaşmama yardımcı oldu. Has edebiyat da aslında bu bilinci diri tutar: Empati yapabilme yeteneğimizi sivriltir, mekanın ve zamanın sahibi olmadığımızı, sadece burada misafir olduğumuzu bize hissettirir, bize haddimizi bildirir, benliğimizi kibirden temizler. Önder'i, bizden olmayanın bizden farkı olmadığını hissettiren dervişane ve babacan duruşundan dolayı hep sevdim. Önder bizden -bu topraklardan- biriydi, biz de ondandık.
*
Önder öldü, Genç hayat savaşı veriyor... Siyaseten "farklı" yerde konumlanmış iki isim, bende "aynı" duygular uyandırıyor. Aslında ikisiyle de hayatımın herhangi bir diliminde aynı yerde bulunup, aynı türküyü söylemişliğim yok. İkisinin de siyasi yelpazedeki duruşuna mesafeliyim. Ancak ikisini de obur bir okur/izleyici olarak hep anlamaya çalıştım, anladıkça sevdim. Çünkü ikisinin de bu toprakların hesapsız, müdanasız ve samimi sesi olduğunu düşünüyorum. Çalmayan, çırpmayan, sahtelikten uzak ve şeffaf bir ses. Önder daha sakin ve sevimli, Genç daha agresif ve öfkeli. Özünde ikisinden de "aynı şarkı" yayılıyor.
Ben o şarkıyı tüm varlığımda hissediyorum.
Hüseyin Cem ÇÖL
Pelitli / 09.06.2025 Pazartesi
9 Ocak 2025 Perşembe
Tarih Notları
Üç aydır tarih öğrencisiyim. Eski Anadolu tarihi, Hellen ve Roma tarihi, Orta Asya Türk tarihi ve İslam tarihi kitaplarını okudum. Okuduklarımdan anladığım şu: Tarihte ordusu ve ekonomisi güçlü olan toprakları ele geçirmiş, insanları öldürmüş, şehirleri yağmalamış. Bu işin milleti, dini yok. Hepsi istisnasız öldürmüş. Biz başkayız, bizim mayamız temiz, bizim tanrımız hepsinden yüce diyenlere bakmayın. Güçlü olan herkes (Roma, Moğol, Çin, Türk, Arap, Rus vb.) bunu yapmış. Zayıf olanlar da güçlü olmak için çabalamışlar ve sıranın onlara geçmesini beklemişler. Kimse masum değil. O kadar kitap okudum, ne İskender'i, ne Cengiz'i yargılayan bir cümleye tanık olmadım. Herkes gücü kutsamış şimdiye kadar. Ve şimdi de böyle. Biz de onların mahsülüyüz. Alenen ya da örtülü olarak gücü kutsuyoruz.
*
Tarihe objektif bakınca İNSANI görürüz, doğrusuyla, yanlışıyla, sevabıyla, günahıyla İNSANI.
Tarihe sübjektif bakınca KENDİMİZİ ve BAŞKALARINI görürüz. Başkaları hep düşmandır, hep haksızdır, hep zalimdir. Başkaları cehennemdir.
Tarihe objektif bakınca, cennetin de, cehennemin de, kendi içimizde olduğunu görürüz. Her insan biraz cennet, biraz cehennemdir. Her insan hem cennet, hem cehennemdir.
*
Oysa tarihe objektif bakmak, sanıldığı kadar kolay değildir. Bütün kimliklerden sıyrılmak gerekir. Bütün kimliklerden: Millet, din, cinsiyet, sınıf. Sadece kimliklerden de değil: Güçlü olmak, egemen olmak, daha çoğuna sahip olmak gibi hayvani arzularımızdan da sıyrılmak gerekir. Kimliklerimiz ve hayvani arzularımız, tarihi sağlıklı değerlendirmenin önündeki engellerdir.
Tarihe objektif bakamayan bugüne de objektif bakamaz. Ve yarınlara da.
Hüseyin Cem ÇÖL
9 Ocak 2025 Perşembe / PELİTLİ
10 Aralık 2024 Salı
Kübik Şirin
Rüyamda Picasso'yu gördüm. Her zamanki gibi zayıf ve inceydi. Ancak yüzündeki derin, anlamlı, sancılı ifade hepten silinmiş, yerini sahte bir tebessümle cilalanmış politik bir duruşa bırakmıştı. Yaptığı portrelerin şeklini yüzüne giydirmişti, kübik bir şirin oluvermişti. Daha az şirin, daha çok kübik. Bir tuvalin karşısındaydı, resim yapmakla meşguldü ancak elinde fırça yoktu, mühür vardı. Zaten üzerine de lekeli bir ressam önlüğü değil, tek bir leke bile bulunmayan lacivert takım elbise giymişti. Ayakkabılar iskarpin. Kendiliğinden boyalı, yani boya gerekmez, parlaması için kadife bir bezle şöyle bir silmek kafi. Bir sanatçıdan çok Yozgat Sorgun Ak Parti Merkez İlçe Başkanı gibiydi. "Sayın" demek zorunda kaldım, oysa "naber lan kurug.t" demem gerekirdi, ne de olsa akran sayılırız. Yanına teklifsizce sokuldum, kendimi inkar edercesine zoraki gülümsedim. Ben "sayın" dedikçe, o şımardı, siyahtan başka renk tanımayan mührü daha sert tuvale vurdu. Tuval "bana mısın" dedi. Tuvali alıp Picasso'nun başına geçirmek istedim, serde korkaklık var, yapamadım.
Yatay dikdörtgen biçimli tuvale baktım. Ortada çaprazlama uzayan ve giderek daralan gamsız bir ırmak. Sağ yanda karemsi bir ev. İki göz pencere, bir ağız kapı. Evin yanında bir elma ağacı. Armut da olabilir. Irmağın üzerinde ve tuvalin tam ortasında hilal kıvrımlı tahta bir köprü. Yukarıda sıra sıra dağlar. Sıra sıra dağların arasında sırıtan yavşak bir güneş. Güneşi çizerken model sorunu yaşamadığı kesin. Etrafında çok. "Ne bu şimdi?" dedim. "Müfredata uygun" dedi. "S.keyim müfredatını" diyecektim, sustum, malum, viran olası hanede evlad ü iyal var.
Lafa hemen giremedim. Gayrısamimi ve zoraki bir girizgah yaptım. Ben de sanatçıyım, dedim, ben de resim yapayım, dedim, bana da bir tuval verin, dedim, mühür istemem fırça lütfen, dedim. Daha da diyecektim. Gençliğimde ve otuzlarımda hatta kırkın başlarında, kendimi uzun uzun anlatırdım ve bunu zevkle yapardım. Bir işe yaramadığını anladığımda, cümlelerim kısaldı ve yolculuklarına -hiç bitmeyen yolculuklarına- içimde devam etti. İşte yine diyeceklerimin dış mekandaki sesli macerası bitmiş, iç mekandaki sessiz macerası devam ediyordu ki; Picasso'nun içinden küçük bir Franco çıktı. Guernica'yı yapan Picasso, hayır ekmeksiz kalmaktan korktuğu için değil (korkmak insanidir, korkan ayıplanamaz, korkan değil korkutan ahlaksızdır-K.G.), içinde gizli kalmış mühür sevdasından ötürü Franco'laşmıştı. Mührü tuvale Müzeyyen Gürkaya edasıyla sertçe vurdu. Kocaman bir yazı tuvalde belirdi: REDDEDİLDİ.
Picasso'yu rüyamda gördüm. Arz ederim.
Hüseyin Cem ÇÖL
11 Aralık 2024 Salı - PELİTLİ
30 Kasım 2024 Cumartesi
Öğrenci
19 Kasım 2022 Cumartesi
Fathers and Daughters (2015)
Tek gecelik ilişkiler yaşamayı alışkanlık edinmiş bir kadın.
Din adamları, dindarlar, cübbeliler, kardinaller, hahamlar,
şenocaklar, sifiller yani sırtını Tanrıya dayayanlar, Tanrı adına ve hesabına
karar verenler, bu kadını taşlarlar. Üstten bakarlar, anlamazlar, anlamaya
çalışmazlar, sadece hüküm verirler. Toplumu korumak adına bireyi yok ederler.
Peki ya tanrı? Tanrı bir temyiz mahkemesi ise din
adamlarının hükmünü onar mı, yoksa bozar mı? Önce annesini öldürdün, peşinden ona
sahip çıkmaya çalışan babasını da elinden aldın. Tüm sevdikleri yok oldu, sen
yok ettin. Onu birine bağlanmaktan korkar hale getirdin. Bağlansa birine onu kaybetme
ihtimali, yani onu da elinden alma ihtimalin vardı. O yüzden sevgi ihtiyacını
tek gecelik ilişkilerde aradı. Bir yandan da sosyal hizmetlerde çalıştı, annesiz-babasız
büyüyen çocuklara yardım etti. Senin açtığın yaraları tedavi etmek için çabaladı.
Yarayı açan sendin ey tanrı, taşlanan o kadın oldu.
Hüseyin Cem ÇÖL
Pelitli – 19 Kasım 2022 Cumartesi




