3 Ekim 2026 Cumartesi

TEMEL HUKUK ÖDEVİ HAKKINDA AÇIKLAMA


Ödev: Ders notundaki ilk 15 sorunun çözümü yapılacaktır. 

1) Ödevinizi el yazınızla okunaklı ve anlaşılır olarak, koyu renkli (siyah, mavi, lacivert vs.) kalemle hazırlayınız. 

2) A4 kağıt kullanınız. Cevap kağıtlarının her iki tarafını kullanabilirsiniz. 

3) İlk sayfanın sağ üst köşesine adınızı, soyadınızı, numaranızı mutlaka yazınız. Ayrıca kapak yapmanıza gerek yoktur. Şeffaf dosya içine koymanıza da gerek yoktur. 

4) Soruları yeniden yazmanıza da gerek yoktur. Sadece cevapları yazınız. 

5) Ödev yapmak zorunlu değildir. 

6) Ödevleriniz 5 puan üzerinden değerlendirilecek ve ödevden aldığınız puanlar, Kasım ayında yapılacak vize sınavında alacağınız nota ilave edilecektir. 

7) Ödevlerinizi 9 Ekim 2026 Cuma günü derste imza karşılığında elden teslim ediniz. Mail veya posta yoluyla ödev göndermeyiniz.

8) Sorular derste çözülecektir. Bu nedenle ödevlerinizin fotokopisini veya fotoğrafını çekmeniz, cevaplarınızı kontrol etmeniz açısından tavsiye edilir. 

9) Ödev metni birden çok sayfadan oluşuyorsa, mutlaka zımbalayınız.   

10) Cevaplarınızı gerekçelendiriniz. Gerekçenizin dayanağı mevzuat, mahkeme içtihadı, doktrin (bilimsel görüşler) olabilir. Soruda şahsi görüşünüz soruluyorsa, sadece şahsi görüşünüzü yazınız.

Derste görüşmek üzere.

Öğr. Gör. Hüseyin Cem ÇÖL 

2 Ekim 2026 Cuma

HUKUK EĞİTİMİNDE DERS ÇALIŞMA YÖNTEMLERİ ÜZERİNE DÜŞÜNCE VE ÖNERİLER

 

HUKUK EĞİTİMİNDE DERS ÇALIŞMA YÖNTEMLERİ ÜZERİNE DÜŞÜNCE VE ÖNERİLER[1]

ÖNEMLİ NOT: Aşağıda okuyacağınız öneriler kesinlik arz etmemekte, öğretim üyesinden öğretim üyesine değişkenlik gösterebilmektedir. Fakat bu önerilerin hepsi başarılı hukuk öğrencileri tarafından denenmiş ve olumlu sonuçlar elde edilmiştir. Bu yazı, hukuk eğitimine yeni başlayan öğrencilere yol göstermek amacıyla hazırlanmış mütevazi öneriler demetinden ibarettir.

I. Neden hukuk eğitiminde ders çalışma yöntemleri? Hukuk fakültesine yeni kayıt yaptıran bir öğrenci, özellikle fakültenin ilk dönemlerinde çok ağır bir bunalım yaşamaktadır. Üniversite hayatının lise ortamından farklı olması, farklı bir şehirde bulunma, aileden uzak olma gibi durumların dışında hukuk eğitiminin kendine özgü yapısı da bazı sorunlara neden olmaktadır. Lise eğitimi sırasında, hukuk eğitiminde görülen derslerle bağlantılı herhangi bir konunun işlenmemiş olması, hukuk öğrencisini ne yapacağını kestiremez durumda bırakmaktadır. Bu nedenle öğrencilerin iyi bir hukuk eğitimi almaları için ders çalışma yöntemleri hakkında yol gösterilmesi gerekmektedir. Bu metin bu amaçla hazırlanmıştır.

II. Derse gelirken yapılması gerekenler: Derse gelirken yüzeysel dahi olsa o gün anlatılacak konunun çalışılması başarı grafiğini artırır. Derse bu şekilde gelen öğrenci böylece dersten sıkılmaz, dersi daha istekle dinler ve derse devamı artar. Anlayamadığı noktaları dersin hocasına sorma imkanı bulur. Derse gelmeden önce bir kez kabaca bile olsa okunan ve o gün anlatılacak bilgilerin derste de aktarılması bilginin kolayca yerleşmesini sağlar. Belli aralıklarla yapılan tekrar da bilgiyi kalıcılaştırır.

III. Dipnot okuma alışkanlığı kazanma: Hukuk öğrencisi, ders kitaplarında bulunan dipnotları mutlaka okumalıdır. Dipnotlar lüzumsuz yere konulmuş bilgiler değildir. Burada bazen bir yargı kararına, bazen öğreti görüşüne veya bilimsel bir makaleye yer verilmektedir. Bu bilgiler hukuk öğrencisinin hukuk bilgisini, mantığını ve hukuku kavrayışını genişletir. Öğrencinin dipnot okuma alışkanlığını kazanabilmesi için öncelikle konuyu ders kitabından çalışması gerekir. Ders kitabı yerine güvenilir ve sağlıklı olmayan ders notlarından çalışılması uzun vadede öğrenciye yarar değil zarar getirir. Geleceğin nitelikli hukukçuları ancak okuyan, düşünen, sorgulayan, yeni fikirlere açık, vizyon sahibi kişiler arasından çıkabilir. Bu nitelikleri hukukçuya ancak güvenilir, birikimli akademisyenlerin yazdığı ders kitapları verebilir.

IV. Kanunla beraber çalışma: Bir hukuk öğrencisinin ilgili derse kanunsuz çalışması tam anlamıyla bir intihardır. Bir asker için tüfeği ne anlam ifade ediyorsa hukuk öğrencisi için de kanun (ve ilgili ders kitabı) o anlam ifade eder. Sadece ders çalışırken değil, derste de kanun (ve ders kitabı) hazır bulundurulmalı, dersin öğretim üyesi konuyla ilgili kanun hükümlerini anlatırken, öğrenci bunu önünde açık olan kanundan takip etmelidir. Unutulmamalıdır ki, hukukçu her şeyi bilen değil aradığını nerede (mevzuat denizinin neresinde) bulabileceğini iyi bilen kişidir.[2] Kanunla birlikte çalışma, öğrencinin bilgisinin kanuna dayanmasını sağlayacak, böylece ezberci değil, düşünmeye ve sorgulamaya yaslanan bir öğrenme süreci oluşacak, bu da bilginin kalıcılaşmasına katkıda bulunacaktır. Zaten ders kitapları, kanunların bir nevi geniş açıklaması (şerhi) niteliğinde olduğu düşünülmektedir.[3] Öğrenci kanunu esas alarak çalışma yöntemi geliştirdiğinde bilgiye en kısa yoldan ve doğrudan ulaşma becerisine ulaşabilecektir.

V. Madde atıflı kanun kullanmanın yararı: Edinilen kanunlar mümkün olduğunca madde atıflı olmalıdır. İlgili hükümler okunurken, o maddenin altındaki atıflar takip edilmeli ve o maddenin hukuk sistemi içindeki yeri kavranmalıdır. Böylece, çalışılan bir hukuksal kurumun diğer kanunlardaki hükümlerle ilişkisi saptanacağı gibi hukuk sistemine bütünsel açıdan bakma alışkanlığı da kazanılacaktır. Bu, hukuk sisteminin kendi içindeki bütünlüğünün fark edilmesini sağlayacak, aradığı konuyu nerede bulabileceğini bilen ve sisteme kuş bakışı bakma yeteneği kazanmış hukukçuların yetişmesine yardımcı olacaktır.

VI. Çalışma yöntemi: Çalışma yöntemi olarak kimi öğrenciler sadece okuyarak, kimileri anlatarak, kimileri de yazarak çalışma yöntemini tercih eder. Hukuk eğitimi temelde okumaya dayanmış olmakla birlikte sadece okuyarak çalışma yönteminin başka yan unsurlarla desteklenmesi şarttır. Örneğin yazarak çalışmak, anlatarak çalışmak gibi. Deneyimler göstermiştir ki, en azından önemli görülen konuların anlatılarak çalışılması daha verimli sonuçlar doğurmaktadır. Öğrenci bu yöntemde okuduğu ders kitabının sayfalarında kendine göre bir sınırlandırma yaptıktan sonra bir kere okuyup okuduğu kısımları kendi kendine veya bir veya birkaç arkadaş grubuna anlatmalıdır. Akılda kalan kısımlar öğrenci tarafından tekrarlandığında, bilginin çok etkili bir şekilde zihinde kaldığı görülecektir. Kuşkusuz bu yapılırken kanunla çalışma yöntemi de göz ardı edilmemelidir. Bir kez anlatma en az üç kez okumaya bedeldir. İşi mantığıyla öğrenmek, takılınan noktalar üzerinde fikir üreterek ve düşünerek çalışmak en doğru yoldur. Anlatarak çalışmanın bir diğer faydası da birden fazla duyu organının harekete geçmesini sağlamasıdır. Gerçekten de anlatarak çalışılırken hem görme duyuları çalışacak hem de okuma sırasında algılama kapasitesi en yüksek seviyeye çıkacaktır.

VII. Temel derslerin önemi: Hukuk eğitiminin olmazsa olmaz temel dersleri bulunmaktadır ve bu derslerdeki bilgi eksiklikleri, zincirleme olarak diğerlerini etkilemektedir. Kişiden kişiye değişebilmekle birlikte, kanaatimizce bu temel dersler; Roma Hukuku, Medeni Hukuk, Borçlar Hukuku, Anayasa Hukuku, İdare Hukuku ve Ceza Hukuku’dur. Bu dersler hayati öneme sahiptir. Tam bu noktada belirtmek istediğimiz bir diğer önemli ders de hem özel hukuk hem de kamu hukukundan ortak noktalar içeren Hukuka Giriş dersidir. Hukuka Giriş dersi fakülteye yeni kayıt yaptıran ve hukuk ile ilgili henüz pek az şey bilen öğrenciler için çok büyük öneme sahiptir. Bu derste, ilerleyen yıllarda ayrıntılarıyla görülecek olan temel alanların adeta özeti geçilmekte ve temel kavram ve kurumlar öğretilmektedir. Özel hukuk alanında ise kanaatimizce en hayati öneme sahip olan ders Borçlar Genel Hukuku’dur. Borçlar Hukuku ilke ve kuralları özel hukukun anayasası niteliğindedir. Özel hukukta başarılı olabilmenin en önemli koşulu Borçlar Hukuku’nu öğrenmektir.

VIII. Pratik çalışmalara devam: Teorik hukuk eğitimi mutlaka pratik çalışmalarla desteklenmelidir. Teori ve pratik arasındaki kopukluk, bilen ama bildiğini uygulayamayan hukukçu yetiştirir. Bu nedenle mutlaka pratik çalışmalara devam edilmeli, teorik bilginin uygulama içinde kullanılması ve kalıcılaşması sağlanmalıdır. Bu amaçla ders kitapları dışında pratik çalışmalar kitaplarının da edinilmesi ve bu kitaplardan çalışılması öğrenciye katkı sağlar.

IX. Ders kitapları içinde kaybolmamak için bir öneri: Ders kitaplarının içindekiler kısmı en az kitabın ana metni kadar önemlidir. Ders kitapları okunurken, kitabın içindekiler kısmının fotokopisi çekilerek konu başlıklarının takip edilmesi gerekir. Böylece her başlık geçildiğinde kitabın içinde kaybolma riski ortadan kalkar. Hangi başlık altında ne olduğunu, bir alt başlığın hangi konuyla ilişkili olduğunu bilen bir öğrenci konuyu çok daha hızlı ve kolay kavrayacaktır. Böylece, okuyucunun kitabın içinde kaybolması mümkün olmaz ve sistematik bilgisi gelişir. Ayrıca bu yöntemi benimsemekle şematik çalışma alışkanlığı kazanılır. Öğrencinin konuları şemalaştırması algılayışını güçlendirir ve konuların zihnine yerleşmesini kolaylaştırır.

X. Sınav soruları çözülürken dikkat edilecek hususlar: Öğrencinin ilk yapması gereken şey, sorulan sorunun hangi hukuki kurumla ilgili olduğunu saptamaktır. Daha sonra konunun veya kurumun tanımı yapılmalı, varsa unsurları kısaca yazılmalıdır. Son olarak ise somut olaya geçilmeli ve teorik bilgiler somut olaya uyarlanmalıdır. Bilgiler kağıda akla geldiği gibi konuşma diliyle değil hukukçu bakışıyla yansıtılmalıdır.

XI. Derse katılım: İyi bir hukukçu aynı zamanda iyi, doğru ve etkili konuşan bir kişidir. Bu nedenle öğrencinin derslere katılması, derslerde yapılan tartışmalarda görüşünü ifade etmesi, mesleki gelişim açısından çok önemlidir. Unutulmamalıdır ki, dünyaya gelen kimse bilgilerini doğuştan getirmemektedir. Herkes belirli bir sistemle çalışarak, düşünerek, muhakeme yaparak bilgilerini sağlamlaştırır.

XII. Mesleki yayınlar: Bir hukukçunun kendini yenilemesi kaçınılmaz bir gerçektir. Yayını ve mevzuatı takip etmeyen, okumayan bir kişinin hukuk mesleğinde başarılı olması mümkün değildir. Bu ise yayın ve mevzuat takibini gerektirir. Dolayısıyla hukuk öğrencisi sadece ders kitabıyla bağlı kalmamalıdır.

XIII. Sınavı geçmek için değil öğrenmek için çalışmak: Bir hukuk öğrencisinin en büyük hedefi, not almak değil öğrenmek olmalıdır. Zaten bu amaçla yola çıkıldığında ister istemez not da gelecektir.

XIV. Hukuk sözlüğü ve genel sözlük kullanım alışkanlığı kazanmak: Bir hukuk öğrencisinin fakülteye kayıt yaptırdığı gün alması gereken ilk şey hukuk sözlüğüdür.[4]Gerek genel sözlüklerde, gerek hukuk sözlüklerinde anlamı bilinmeyen bir kavramla karşılaşıldığında sözlüğe bakılmalı, bu arada birkaç dakika bile olsa diğer sayfalar da karıştırılmalıdır. Böylece sözlük okuma alışkanlığı yerleşmelidir.

XV. Hukukçu her şeyi bilen kişi değildir: Hukukçu her şeyi bilen kişi değil, neyi nerede bulabileceğini iyi bilen kişidir. Dört yıllık bir sürece yayılan hukuk eğitiminde özellikle fakültenin başlarında öğrenilen bazı bilgilerin ilerleyen yıllarda unutulması bir telaş yaratmamalıdır; çünkü unutmak da öğrenmek kadar olağan bir süreçtir. Bazı ayrıntılar unutulabilir. Ancak ilgili dersin temel mantığını çözebilmiş bir öğrenci ayrıntıları ne kadar unutursa unutsun bakış açısını kaybetmeyecektir.

XVI. Pratik çalışma kitaplarından faydalanmayı bilmek: Dışarıdan bakıldığında hukuk fakültelerinde kanunların ezberletildiği şeklinde yanlış bir kanı vardır. Bunun daha da ötesinde hukukun bir ezber faaliyetinden ibaret olduğu anlayışı hakimdir. Oysa ki bu görüşler gerçeği yansıtmaz. Hukuk gerçek anlamıyla bir analitik düşünme yeteneğidir. Ezbere değil muhakemeye, düşünmeye, yorum yapmaya dayanan bir disiplindir.

Alman düşünür ve şair Goethe’nin bir sözünü hatırlatmakta fayda vardır: “Yalnız bilmek yetmez, uygulamak da gerek; yalnız istemek yetmez, yapmak da gerek.”

________________________________________

[1] Bu metin, Atılım Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Görevlisi Tamer BOZKURT’un hazırlamış olduğu “Hukuk Eğitiminde Ders Çalışma Yöntemleri Üzerine Düşünce ve Öneriler” isimli makalesinin ÖZETİ niteliğindedir.

[2] Kanunla birlikte çalışma yönteminin uygulanışı ve bu konudaki örnekler için Tamer BOZKURT’un makalesine bakınız.

[3] Bu noktada hukukun kanun ile eşdeğer olmadığı, hukukun kanunu da aşan bir anlama sahip olduğu akıldan uzak tutulmamalıdır.

[4] Piyasada pek çok hukuk sözlüğü bulunmakla birlikte, Prof. Dr. Ejder YILMAZ’ın hukuk sözlüğü (Öğrenciler İçin Hukuk Sözlüğü, Yetkin Yayınları) tavsiye edilebilir.

28 Eylül 2026 Pazartesi

ROMA HUKUKU ÖDEVİ HAKKINDA AÇIKLAMA

Arkadaşlar,

1) Ödevinizi el yazınızla okunaklı ve anlaşılır olarak, koyu renkli (siyah, mavi, lacivert vs.) kalemle hazırlayınız. 

2) A4 kağıt kullanınız. Cevap kağıtlarının her iki tarafını kullanabilirsiniz. 

3) İlk sayfanın sağ üst köşesine adınızı, soyadınızı, numaranızı mutlaka yazınız. Ayrıca kapak yapmanıza gerek yoktur. Şeffaf dosya içine koymanıza da gerek yoktur. 

4) Soruları yeniden yazmanıza da gerek yoktur. Sadece cevapları yazınız. 

5) Ödev yapmak zorunlu değildir. 

6) Ödevleriniz 5 puan üzerinden değerlendirilecek ve ödevden aldığınız puanlar, 2027 yılı Ocak ayında yapılacak vize sınavında alacağınız nota ilave edilecektir. 

7) Ödevlerinizi 29 Eylül 2026 Salı günü derste imza karşılığında elden teslim ediniz. Mail veya posta yoluyla ödev göndermeyiniz.

8) Sorular derste çözülecektir. Bu nedenle ödevlerinizin fotokopisini veya fotoğrafını çekmeniz, cevaplarınızı kontrol etmeniz açısından tavsiye edilir. 

9) Ödev metni birden çok sayfadan oluşuyorsa, mutlaka zımbalayınız.   

10) Cevaplarınızı gerekçelendiriniz. Gerekçenizin dayanağı mevzuat, mahkeme içtihadı, doktrin (bilimsel görüşler) olabilir. Soruda şahsi görüşünüz soruluyorsa, sadece şahsi görüşünüzü yazınız.

Derste görüşmek üzere.

Öğr. Gör. Hüseyin Cem ÇÖL 

27 Eylül 2026 Pazar

Roma Hukuku Pratik Çalışma - 1

Aşağıdaki soru 29.09.2026 Salı günü derste çözülecektir. 

 

PRATİK ÇALIŞMA : Evhahibi Esra ile kiracı Kadir arasında 1.1.2026 tarihinde 1 yıllık yazılı kira sözleşmesi yapılmıştır. Bu sözleşmeye göre, kiracı her ayın birinde 20.000 TL olan kira bedelini evsahibinin hesabına yatıracaktır. Kiracı Kadir Ocak, Şubat ve Mart kiralarını zamanında yatırmış, ancak Nisan kirasını yatırmamıştır. 

1) Esra, hangi tarihler arasında alacağını talep ve dava edebilir?

2) Esra, 01.07.2026 tarihinde dava açmış olsa, kira sözleşmesinde bir hüküm olmamasına rağmen, kira alacağı yanında faiz talep edebilir mi?   

3) Esra, 01.07.2026 tarihinde dava açmadan önce, UYUŞMAZLIĞIN ÇÖZÜMÜ AÇISINDAN yapması gereken bir işlem var mıdır? 

4) Esra, 01.07.2031 tarihinde dava açarsa, Kadir borcunu ödemek zorunda mıdır? 

18 Eylül 2026 Cuma

TRÜ HF 1. SINIF ÖĞRENCİLERİNE ROMA HUKUKU DERSİ HAKKINDA AÇIKLAMA

 

TRÜ HF 1. SINIF ÖĞRENCİLERİNE ROMA HUKUKU DERSİ HAKKINDA AÇIKLAMA

 

Arkadaşlar, öncelikle fakültemize ve yeni binamıza hoş geldiniz.

Roma Hukuku dersi hakkında yapacağım açıklamayı dikkatinize sunuyorum:

Ders Günü/Saati/Yeri: Roma Hukuku dersi, Salı günü 15:00-17:00 arasında FHRL01’de yapılacaktır. Derse katılanların imzası alınacaktır. Yönetmelik gereğince, final/bütünleme sınavına girme hakkının kazanılması için öğrencilerin derslerin en az yüzde yetmişine katılmaları gerekmektedir.  

Ders Kaynağı: Dersler, genel eserlerden yararlanarak ve powerpoint formatını kullanarak hazırladığım ROMA HUKUKU ders notlarından işlenecektir. Sınavlarda bu notlardan ve blogda (hukukderslerim.blogspot.com) paylaşılanlardan sorumlusunuz. Ders notunu Konaklar Mahallesi KTÜ D Kapısındaki Göksel Kırtasiye’den satın alabilirsiniz. Derste ders notunuzu mutlaka yanınızda bulundurunuz.

Sınavlar: Sınavlar test, boşluk doldurma, olay çözümleme, kısa cevaplı bilgi ölçme ve/veya verileri hukuk bilgisiyle yorumlama yöntemiyle yapılacaktır.  Derste işlenen tüm konular sınavın kapsamına dahildir. Sınavlardan önceki hafta, sınavın yöntemi ve kapsamı hakkında derslikte ve blogda ayrıca açıklama yapılacaktır. Ayrıca, vize ve final sınav notlarınıza ilave edilmek üzere ödev verilecektir. Ödevlerin kapsamı hakkında derslikte ve blogda açıklama yapılacaktır.

Ödev: Güz döneminin ödevi, Roma Hukuku ders notunda yer alan 19 sorunun çözümlenmesidir. Soruların yer aldığı slayt numarası ve soruların çözümünde kullanılacak ilgili mevzuat aşağıdaki tabloda verilmiştir. Ödevinizi el yazınızla okunaklı ve anlaşılır olarak, koyu renkli kalemle hazırlayınız. A4 kağıt kullanınız. İlk sayfanın sağ üst köşesine adınızı, soyadınızı, numaranızı mutlaka yazınız. Ayrıca kapak yapmanıza gerek yoktur. Soruları yeniden yazmanıza da gerek yoktur. Ödev yapmak zorunlu değildir. Ödevleriniz 5 puan üzerinden değerlendirilecek ve ödevden aldığınız puanlar, 2027 yılı Ocak ayında yapılacak vize sınavında alacağınız nota ilave edilecektir. Ödevlerinizi 29 Eylül 2026 Salı günü derste imza karşılığında elden teslim ediniz. Mail veya posta yoluyla ödev göndermeyiniz. 

No

Sorunun Yer Aldığı Slayt Numarası

İlgili Mevzuat

Soru 1

23

Kat Mülkiyeti Kanunu m.20/1

Soru 2

24

-

Soru 3

29

TMK m.129

Soru 4

30

TMK m.129 ve/veya TMK m.134/1

Soru 5

31

TMK m.129

Soru 6

32

TMK m.129

Soru 7

34

TBK m.81

Soru 8

41

TBK m.207/2

Soru 9

43

TBK m.585, TBK m.586

Soru 10

45

TBK m.90, TBK m.94, TBK m.211

Soru 11

48

TBK m.89

Soru 12

49

TBK m.89

Soru 13

51

TMK m.202 vd.

Soru 14

56

TBK m.91

Soru 15

60

-

Soru 16

85

1982 Anayasası m.96

Soru 17

86

1982 Anayasası m.89/2-3

Soru 18

148

FSEK m.27

Soru 19

153

-

 

Üniversite hayatınızın sağlıklı, huzurlu ve başarılı geçmesini diler, hepinizi saygıyla ve sevgiyle selamlarım. Derste görüşmek üzere...

Öğr. Gör. Hüseyin Cem ÇÖL

Blog: http://hukukderslerim.blogspot.com

Mail: hcemcol@trabzon.edu.tr

Öğrenci Görüşme Günü-Saati-Yeri: Salı günü, 13.00-15.00 aralığı, TRÜ Hukuk Fakültesi 1. Kat 120 Nolu Ofis


TRÜ HF 3. SINIF ÖĞRENCİLERİNE TÜKETİCİ HUKUKU DERSİ HAKKINDA AÇIKLAMA

 

TRÜ HF 3. SINIF ÖĞRENCİLERİNE TÜKETİCİ HUKUKU DERSİ HAKKINDA AÇIKLAMA

 

Arkadaşlar, öncelikle Akçaabat Fatih Kampüsündeki yeni binamızın hepimiz için hayırlı olmasını dilerim.  

Tüketici Hukuku dersi hakkında yapacağım açıklamayı dikkatinize sunuyorum:

Ders Günü/Saati/Yeri: Tüketici Hukuku dersi, Perşembe günü 08:00-10:00 arasında FHRZ04’de yapılacaktır. Derse katılanların imzası alınacaktır. Yönetmelik gereğince, final/bütünleme sınavına girme hakkının kazanılması için öğrencilerin derslerin en az yüzde yetmişine katılmaları gerekmektedir.  

Ders Kaynağı: Dersler, genel eserlerden yararlanarak ve powerpoint formatını kullanarak hazırladığım TÜKETİCİ HUKUKU ders notlarından işlenecektir. Sınavlarda bu notlardan ve blogda (hukukderslerim.blogspot.com) paylaşılanlardan sorumlusunuz. Ders notunu Konaklar Mahallesi KTÜ D Kapısındaki Göksel Kırtasiye’den satın alabilirsiniz. Derste ders notunuzu mutlaka yanınızda bulundurunuz.

Sınavlar: Sınavlar test, boşluk doldurma, olay çözümleme, kısa cevaplı bilgi ölçme ve/veya verileri hukuk bilgisiyle yorumlama yöntemiyle yapılacaktır.  Derste işlenen tüm konular sınavın kapsamına dahildir. Sınavlardan önceki hafta, sınavın yöntemi ve kapsamı hakkında derslikte ve blogda ayrıca açıklama yapılacaktır. Ayrıca, vize ve final sınav notlarınıza ilave edilmek üzere ödev verilecektir. Ödevlerin kapsamı hakkında derslikte ve blogda açıklama yapılacaktır.

Ödev: Vize döneminin ödevi dersin ikinci haftasında duyurulacaktır. Ödevinizi el yazınızla okunaklı ve anlaşılır olarak, koyu renkli kalemle hazırlayınız. A4 kağıt kullanınız. İlk sayfanın sağ üst köşesine adınızı, soyadınızı, numaranızı mutlaka yazınız. Ayrıca kapak yapmanıza gerek yoktur. Soruları yeniden yazmanıza da gerek yoktur. Ödev yapmak zorunlu değildir. Ödevleriniz 5 puan üzerinden değerlendirilecek ve ödevden aldığınız puanlar, vize sınavında alacağınız nota ilave edilecektir. Ödevlerinizi derste imza karşılığında elden teslim ediniz. Mail veya posta yoluyla ödev göndermeyiniz. 

Üniversite hayatınızın sağlıklı, huzurlu ve başarılı devam etmesini diler, hepinizi saygıyla ve sevgiyle selamlarım. Derste görüşmek üzere...

Öğr. Gör. Hüseyin Cem ÇÖL

Blog: http://hukukderslerim.blogspot.com

Mail: hcemcol@trabzon.edu.tr

Öğrenci Görüşme Günü-Saati-Yeri: Salı günü, 13.00-15.00 aralığı, TRÜ Hukuk Fakültesi 1. Kat 120 Nolu Ofis


26 Ağustos 2026 Çarşamba

Sinema Ruznamesi : Bitmiyor Zulüm

 

1. Perde: Kan Davasının Başlangıcı ve Cezaevi Yılları

Fonda Hüseyin Altın’ın "Sardı her yanımı felek çemberi / Derdimi gizledim yıllardan beri / Can evimden vurdu o zalim beni / Dünyada hedefim isyandır zulüm" şarkısı çalınırken, köyün ağası Şakir’in oğlu Ömer (Yadigar Ejder) evin bahçesinde odun kırmaktadır. Şakir merdivenden iner, oğlunun yanına gelir ve "Niye odun kırıyorsun, ben sana odun mu kır dedim?" diye çıkışarak oğlunu dövmeye başlar. Şakir Ağa, oğlu "Bir daha sözünden çıkmam" demesine rağmen dayak atmaya devam eder. Ömer tarlaya doğru hızla kaçar.

Şakir Ağa bu kez de "Oğluma odun kırdıran sensin!" diyerek Hüseyin’i dövmeye kalkar. Hüseyin’in babası, oğlunu döven Şakir Ağa’yı engellemek ister. Ancak Ağa, bu kez Hüseyin’in babasını vurup yere yıkar. Yaşlı adam, "Hüseyin, oğlum, oğlum..." diyerek başını toprağa düşürür ve orada ölür. Traktörden tüfeği alan Hüseyin, Ağa’yı vurarak oracıkta öldürür. Babasının öldürüldüğünü gören Ömer, hızla cenazenin yanına gelir ve ağlayarak "İntikamını alacağım baba!" diye haykırır. Boş yere iki insan ölmüştür; insan hayatı oralarda ucuzdur.

Hüseyin, Samsun Cezaevi’ne atılır. Hapishanede sazını eline alıp "Bitmiyor bendeki bir türlü zulüm" şarkısını söylemeye devam eder. Kadere isyan etmekte, "Kaderin böylesi çekilmez bence" demektedir. En yakın dostu Hamdi Baba’dır (Selahattin Fırat). Ömer ise hapiste bile Hüseyin’i takip etmekte, kapıda çıkacağı günü beklemektedir. Hamdi Baba, Hüseyin’i çok sever ve ona hep şarkı söyletir. Hüseyin sazı eline alır ve şu şarkıyı hakkını vererek çok güzel söyler:

"Bir aşk kurbanıyım, yandım arkadaş / Vaatler yeminler sözler yalanmış / Bilmeden inandım kandım arkadaş / Gülüşler bakışlar hepsi yalanmış"

Artık koğuşun neşesidir. Hamdi Baba hapisten tahliye edilirken Hüseyin’e, "Hapisten çıkınca mutlaka yanıma uğra" der. Hüseyin ise kanlısından kaçmak için hapisten naklini ister. Nakil kararı çıkınca kanlısını atlatır; 34 EV 351 plakalı Yalova Seyahat otobüsüne binerek Hamdi Baba’nın yanına, İstanbul’a gider.

2. Perde: İstanbul Günleri ve Ruşen Usta’nın Saz Evi

Hamdi Baba artık bir iş insanıdır; takım elbiseli, kravatlıdır ve bir sekreteri bile vardır. Ne iş yaptığı ise söylenmez, bir sırdır. Hamdi Baba, Hüseyin’i Ruşen Usta’nın Saz Evi’ne gönderir. Ömer (Yadigar Ejder) ise Hüseyin’in peşinden İstanbul’a trenle gelir.

Bu esnada bir geminin İstanbul Boğazı’ndan geçişini izleriz. Gemi soldan kadraja girer, ağır ağır geçerek otuz saniye sonra sağdan çıkar; yönetmen Mehmet Alemdar’ın acelesi yoktur. Kamera, 1988 İstanbul’unda bizi bir tura çıkarır. İstanbul güzel şehirdir ama haramilerin saltanatı henüz yıkılmış değildir.

Hüseyin, Ruşen Usta’nın yanına gider. Artık saz evinde yatmakta, çalışmakta ve boş zamanlarında sazını çalarak şarkı söylemeye devam etmektedir. Eline sazını alıp şu sözleri mırıldanır:

"Boşa gelmiş gidiyor şu ömrümün baharı / Hiçbir ümit vermiyor gönlümün arzuları / Doğarken bu dünyada garip kalmış biriyim / Ben artık yaşayamam dertlerin sahibiyim"

Ruşen Usta, Hüseyin’i severek ve beğenerek dinler. Ömer ise İstanbul sokaklarında Hüseyin’i aramaya devam etmektedir. Ruşen Usta, Hüseyin’i Hisar Club adındaki eğlence mekanına götürür. Pavyondaki kadın şarkıcı "Yaranamadım" şarkısını söyler. Bu şarkı, Müslüm Gürses’in 1984 yılında Elenor Müzik etiketiyle çıkardığı ve arabesk tarihinin en ağır albümlerinden biri kabul edilen "Yaranamadım" albümünün çıkış parçasıdır. Ruşen Usta’nın pavyonun müdavimi olduğu anlaşılır. Pavyondaki kadınlar Ruşen Usta’ya yakınlaşırlar; ustanın çapkın olduğu görülür, üstelik evlidir de.

Ömer, Hamdi Baba’yı bulup Hüseyin’i sorar: "Lütfen bana yardım edin, hayati bir mesele" der. Fakat Hamdi Baba "Bilmiyorum" diyerek yerini söylemez. Ruşen Usta müşterilerine saz satarken onlarla rakı içer, leblebi yer. Hüseyin ise bu sırada işini savsaklamadan titizlikle saz temizler. Ruşen Usta Hüseyin’den çok memnundur; o geldiğinden beri işler açılmış, kazancı artmıştır.

Hüseyin ustasından avans ister ve Ruşen Usta ona 20.000 TL verir. 1988 yılında 20.000 TL ile yaklaşık 20-25 adet çeyrek altın alınabilmektedir. Ortalama 23 altın desek, güncel serbest piyasa verilerine göre bu miktar yaklaşık 265.167 TL alış ve 268.134 TL satış değerine tekabül eder. Büyük paradır; günümüzde hiçbir usta yanında çalışanına bu kadar avans vermez. Hüseyin aldığı bu parayla gecekondu bir ev kiralar. Duvarları boyar, buralara çıplak kadın resimleri asar. Yorulunca sigara içer, mutlu gibidir.

3. Perde: Pembe Mutlu ve Çemberin Daralması

Hüseyin kalan parasıyla tek başına pavyona gider ve dansözleri izler. Takdimci yeni bir kadın sanatçıyı sahneye davet eder: Pembe Mutlu. Pembe, "Bir değil iki değil / Çekilecek dert değil / Eğer böyle giderse / Ölmemek elde değil" şarkısını söyler. Bu şarkı, Ayşe Tunalı’nın Elenor Plak etiketiyle 1984 yılında çıkardığı "Gözyaşlarım Gibisin" albümünde yer almaktadır ve eserin söz ile bestesi ünlü müzisyen Timur Alpsakarya’ya aittir.

Pavyonda bir müşteri Pembe Mutlu’yu masasına çağırır. Pembe, "Ben sanatçıyım, konsomasyon yapmam" diyerek talebi reddeder. Bir anda Hüseyin ve Pembe pavyondan birlikte kaçarak taksiye binerler. Hüseyin’in duvarları gazete kağıtları ve çıplak kadın resimleriyle kaplı barakasına gelirler. Pembe barakayı beğenmez, ters ters konuşur. Sanki oraya zorla davet edilmiş gibi, kendi isteğiyle geldiği halde zavallı Hüseyin’e trip atar. "Kötü niyetin varsa barakayı başına yıkarım, niye getirdin beni buraya?" der. Hüseyin altta kalmaz, kıza cevabını verir. Hüseyin geceyi çekyatta kazağıyla yatarak geçirir; Pembe ise Hüseyin’in karyolasında yatar. Karyolanın arkasındaki duvarda Serpil Çakmaklı’nın yarı çıplak bir resmi asılıdır. Sabah Hüseyin kahvaltı hazırlar ama Pembe yine trip atarak kahvaltı davetini geri çevirir.

Ömer, Hüseyin’i aramayı sürdürmektedir. Hemşehrilerin kahvesine uğrayıp Hüseyin’i sorar ancak oradan da eli boş döner; bir şey içmeden ayrılır. Pavyondan bir kadın Ruşen Usta’yı telefonla arayıp "Seni çok özledim" der. Fakat niyeti başkadır; amacı Ruşen Usta’yı pavyona getirterek onun vasıtasıyla Hüseyin’e ve konsomasyona çıkmayan Pembe’ye ulaşmaktır. Ruşen Usta pavyona gelir. O sırada sahnede bir kadın "Ben yetimem" türküsünü söylemektedir. Bu türkü, müzikal köken olarak Kürt sanatçı Nizamettin Ariç’e (bazı kaynaklarda melodinin aslı Şivan Perwer’in Le Dotmam eserine) ait olup, Türkçe aranjmanının ve arabesk/türkü formundaki bestesinin telif hakları ünlü müzisyen Burhan Bayar’a aittir. Şarkıyı ilk kez geniş kitlelere sevdiren, 1986 tarihli "Karnaval - Emrah / Ben Yetim" kataloğunda da yer alan Küçük Emrah olmuştur. İbrahim Tatlıses ise şarkıyı bir yıl sonra "Benim Hayatım" albümünde seslendirmiştir.

Ruşen Usta türküyü dinledikten sonra patronun adamları tarafından yaka paça sürüklenerek patronun odasına götürülür. Amaç, Pembe’yi kaçıran Hüseyin’e ulaşmaktır. Böylece Hüseyin’in peşindekiler bir iken iki olmuştur.

4. Perde: Hesaplaşma ve Çelişen Sonlar

Bu sırada gecekonduda işler yoluna girmiştir. Pembe tribi bırakıp Hüseyin’e çorba pişirir. Birlikte romantik bir ortamda, yer sofrasında çorba içerler; aralarında samimi bir hava esmektedir. Çorbanın sıcaklığı ortamı yumuşatmış, dilleri açmıştır.

Pavyonda ise patron kanepede bir kadınla sevişmekte, kadının bacaklarını okşamaktadır. Bu kadın pavyonda çalışanlardan biri olmalıdır. Patron kadınla öpüşürken, kadının boynu yerinden kopacak gibi gerilir. Kadın iki bacağını da genişçe açmışken fedailer kapıyı vurur. Patron ve kadın toparlanıp "İçeri girin" derler. İki fedainin arasında Ruşen Usta vardır ve ona Hüseyin’i sorarlar. Usta, "Pazartesi işe gelir, şimdi nerede bilemem" der. Patron, "Madem öyle, pazartesiye kadar misafirimiz olacaksın" diyerek ustayı rehin alır. Fedailer ustayı dışarı çıkarır, patron ise kaldığı yerden kadına tekrar yumulur.

Pazartesi günü fedailer ustayı saz evine bırakıp, Hüseyin’i paket yaparak evine götürürler. Ev, eski bir sokakta bulunan ahşap bir binadır. Fedailer eve girer ama kızı bulamazlar. Hüseyin’i tartaklayıp sokak ortasında döverler. "Bu kız böyle bir adamla kalmaz" diyerek, kızı Hüseyin’e yakıştırmadan olay yerini terk ederler. Komşuya çene çalmaya giden Pembe, Hüseyin’i sokakta kanlar içinde bulur ve hemen eve taşıyıp yaralarını pansuman eder. Hüseyin yüzündeki kanlar temizlenince duygusallaşır, el ele tutuşurlar. Pembe yediği dayaktan dolayı kendini suçlayarak "Benim yüzümden oldu" der. Hüseyin, "Biz silleyi doğuştan yemişiz" cevabını verir. Pembe ise "Bu kadar karamsar olma" diyerek karşılık verir; aralarında bir kader tartışması yaşanır ve Hüseyin cüzi iradeyi kabul etmez.

Bu sırada pavyonda Savaş Ay’ın annesi Şükran Ay sahne almakta ve "Eskidendi O" şarkısını söylemektedir. Bu parça, Türk arabesk müziğinin güçlü seslerinden Kamuran Akkor’un 1986 yılında çıkardığı "Sev Yeter" albümünde yer alır; sözleri Cemal Işıkhan’a, müziği Ali İhsan Kısaç’a aittir. Şarkı, "Yüzümde tebessüm arama dostum / Mazideki büyük sevgidendi o" sözleriyle başlar.

Ömer pavyona gelir. Rakı içerken bir konsomatris yanına gelip, "Nerelisin sen, çok sevdim seni, iyi adama benziyorsun" der; çünkü konsomatrisler insan sarrafıdır. Ancak fedailer hemen Ömer’i kollarından tutar, ona Pembe’yi ve Hüseyin’i sorarlar. Ömer, "Çekin ellerinizi be, çekin!" diyerek tepki gösterir.

Sonra Sultanahmet’e geçeriz. Hüseyin ve Pembe iki sevgili gibi gezmektedir. Hüseyin "Terk Edilmiş Gibi" şarkısını söyler; ağaçlar arasında saklambaç oynarlar, el ele çimenlerde yürürler. İstanbul güzeldir, aşık olmak güzeldir. (Buradaki şarkı seçimi tartışmaya açıktır; şarkı güzel olsa da ortama pek uymamaktadır).

Ömer en sonunda Ruşen Usta’yı bulup Hüseyin’i sorar. Cevap alamayınca, "Hadi eyvallah moruk" diyerek saz evinden saz almadan ayrılır. Ruşen Usta ise en sonunda Hamdi Baba’yı arar (daha önce neden aramadığı bilinmez). Hamdi Baba, Hüseyin’i telefonla arayarak, "Ömer senin peşinde, İstanbul’u terk et" der. Hüseyin, "Kaçacağım" diyerek eve gider ve Pembe’ye surat yapar; canı sıkkındır. Pembe, "İçimizi karartacağına şunu çal da yüzümüz gülsün" diyerek ona sazını uzatır. Hüseyin sazı alır ve şu şarkıyı söyler:

"Uğruna canımı vermek isterdim / Her zaman yanında olmak isterdim / Şu fani dünyada ömrüm boyunca / Tertemiz aşkına doymak isterdim"

Pembe duygulanır. Hüseyin, Pembe’ye "Kaçacağım, Şakir’in Ömer izimi bulmuş" der. Pembe, "Beni de götür gittiğin yere" deyince Hüseyin, "Sevgilim, seni gelinlikler içinde götürmek isterdim" diye karşılık verir.

Haydarpaşa Garı’nı uzun uzun izleriz. Hüseyin tam trene binecekken Şakir’in Ömer’in kurşunlarıyla oracıkta ölüverir. Pembe sevgilisinin üzerine kapanıp ağlar. Polis gelir, öldü mü diye Hüseyin’in başını hafifçe kaldırıp bırakır; öldüğüne kanaat getirince, Hüseyin’in başında elinde silahla otobüs bekler gibi bekleyen Ömer’i alıp götürür. Fonda Hüseyin Altın’ın "Zamanında" şarkısı çalarken nihayet bitmeyen zulüm biter ve ekranda SON yazısı görünür.


Bitmiyor Zulüm (1988)

Director: Mehmet Alemdar

Writer: Mehmet Alemdar

Stars: Hüseyin Altın, Pembe Mutlu, Yusuf Akyurt, Birsen Şen, Yadigar Ejder, Selahattin Fırat, Şükran Ay, Gülçin Gülen, Cuma Pamuk, Sönmez Yıkılmaz

20 Temmuz 2026 Pazartesi

Sinema Ruznamesi: Oda/Ev

 

"Spinoza" isimli X kullanıcısı, hesabında bugün şu paylaşımı yapmış: 

"İç manzarası kitap, dış manzarası alabildiğine deniz olan bir ev var tahayyülümde, tasarımı sade, içi küçük, az eşyalı, kapital markaların dekorasyonundan uzak durduğu, mümkünse zili olmayan, kimsenin uğramayacağı her anlamda "bana kadar" bir ev."

Okuduğum da tebessüm etmedim değil. Birinin hayaline sahibim. Neredeyse bu tanıma aynen uyan, yedi yıldır -genelde gündüzleri- kullandığım bir evim var. Ev dediğime de bakmayın. İçinde banyosu, tuvaleti, mutfağı bulunan genişçe bir oda (1+0) aslında. 

Odanın bir köşesinde, kapıdan girişte solda, dolap ve tezgahtan ibaret küçük bir mutfak. Tezgahta tek göz küçük bir ocak. Yemek yapmıyorum, sadece çay demlemek için. Dolapla tezgah arasında mini buzdolabı. Ayrıca bir kettle ve dolapta birkaç mutfak eşyası.  

Oda denize sıfır değil ama deniz manzaralı. Hatta ilaveten artık fakülte manzaralı. Balkonu bilerek kapatmadım, böyle daha iyi. Bilhassa serin yaz akşamlarında, balkona masa atıp, uzakta ışıkları göğe vuran denize demirlemiş gemiye bakarak çay içmenin tadı bambaşka çünkü. 

Odada, sürekli yer değiştiren, açılıp kapanan portatif iki masa. Biri bilgisayarımı, diğeri projeksiyon cihazını koymak için. Bir çekyat. İyice eskittiğim bir koltuk. Sadece harici harddiski takıp film izlemek için kullandığım -antensiz ve kanalsız- bir televizyon. Televizyonun sırtını dayadığı duvarda Nuri Bilge Ceylan'ın "Bir Zamanlar Anadolu'da" filminin afişi: Hayat bazen muhtarın kızıdır.  

İki duvardan biri projeksiyondan film izlemek için boş, diğeri tonu her geçen gün açılan çivit mavisi renginde beş parçadan oluşan kitaplıkla kaplı. Raflarda, çoğunu, son bir yıl içinde Nadir'den satın aldığım sinema kitapları. Değme sinemacının bile böyle zengin bir sinema kitaplığı yoktur. Elbise dolabının içi de silme kitap: Edebiyat, roman, öykü, şiir, tarih, din, tiyatro vs. Mutfak tezgahının altı da, televizyonu koyduğum masanın altı da olduğu gibi kitap. Bazen iki pencere kenarına dizdiğim de oluyor kitapları. Böyle giderse, odadan çok bir sahaf dükkanına benzeyecek burası. Çoğunu okuduğum, sayfalarında saatler geçirdiğim, hayatımı paylaştığım kitaplar arasında, bazen hiçbir şey yapmadan oturmak bile, kendimi mutlu etmeye yetiyor. 

Evin zili var ama pek çalan yok. Sadece kitap getiren kargocular ve yemek siparişi verdiğim kuryeler. Onun dışında gelen giden yok. Zaten istediğim de bu. Yaşlandıkça daha çok seviyorum yalnız kalmayı. Hatta çokluk yalnız kalmak için kaçıyorum buraya. Sadece kitap okumak, film izlemek ve -çok şükür- yazmak. Tüm bencilliğimle hayattan bütün isteğim bu kadar ve bütün isteklerimi bu oda-ev'de yapabiliyorum. 

Bir de müzik dinlemek tabi. Bu eve en çok yakışan müzik aslında "blues". Fakat ben, kendi arabeskimden, kendi türkülerimden, kendi popumdan bir türlü kopamıyorum. Abdullah Papur, Güllü, Vega, Ahmet Kaya, Muhlis Akarsu, Ali Ekber Çiçek, Neşet Ertaş, Erol Evgin, Ümit Besen, Zeki Müren, Gülden Karaböcek, Emel Sayın, Kazım Koyuncu, Ferdi Özbeğen ve elbette Ayşen Birgör dinliyorum daha çok. 

"Bana kadar" diyordu Spinoza. "Bana yetecek kadar" diyerek açayım bu ifadeyi. Kendinle başbaşa kalabileceğin ve kendini insanlara ihtiyaç duymadan zahmetsizce mutlu edebileceğin kadar. 

Kitap, müzik, sinema ve deniz. 

İşte bu kadar.    

15 Temmuz 2026 Çarşamba

Sinema Ruznamesi: Devlet Şerik Kabul Etmez


Yeşilçam sineması mafyayı iyi ve kötü diye ikiye ayırır. İyi mafya, haraç toplar, en fazla sigara kaçakçılığı yapar ama kesinlikle uyuşturucu ticaretiyle uğraşmaz. Öğrenci okutur, evlenecek gençlere yardım eder, fakirleri kollar, muhtaçları unutmaz. Bir tür Robin Hood. Zenginden alıp, fakire verir. Sosyal yardım kuruluşu gibidir. Halktan yanadır. Halk da onlardan. Devletin yapamadığını iyi mafya yapar. Kötü mafya, akla gelebilecek her tür yasa dışı işi yapar, fakirin karşısında, zenginin yanındadır. Bu ayrım, kamu görevlilerini de ikiye böler. Bir kısmı, görevlerini ve yetkilerini kötüye kullanırlar, kötülerin devlet içindeki yardımcısı ve kollayıcısıdırlar. Bir kısmı ise, iyi mafyaya kısmen hoşgörülü yaklaşır, yaptıklarının yasa dışı olduğunu bilirler, hatta son kertede bileklerine kelepçeyi geçirmekten çekinmezler ancak ters kelepçe takmazlar ve en az ceza almaları için uğraşırlar. 

Mafya, şehirdeki eşkıya demek. İyi mafya-kötü mafya ayrımı, köklerini, Osmanlı dönemini konu alan filmlerde iyi eşkıya-kötü eşkıya ayrımında bulur. İyi eşkıya, hem yetkilerini kötüye kullanan devlet görevlilerinin, hem kötü eşkıyanın, hem de halka eziyet eden ağa, eşraf zümresinin karşısındadır. Halkı sömürmez, aksine sömürülen halkın yanındadır.

Bu sabah iki Kartal Tibet filmi izledim. İkisi de 1969 yapımı. İkisi de sıkı filmdi. İzlerken keyif aldım. İlki, yönetmenliğini Yılmaz Atadeniz'in yaptığı Çakırcalı Mehmet Efe. Babası öldürüldüğü için mecburiyetten dağa çıkan iyi eşkıya. İkincisi ise, yönetmenliğini Ertem Göreç'in yaptığı Deli Murat. Önce kötü eşkıyanın yanına sığınan, sonra kötü eşkıyayı ortadan kaldııp dağların tek hakimi olan başka bir iyi eşkıya. Tarık Buğra'nın Küçük Ağa'sı gibi. İkisinde de, nasıl ki polisin iyisi kötüsü varsa, Osmanlı askerinin de iyisi kötüsü var. İlkinde iyi asker Süleyman Turan, kötü asker Reha Yurdakul; ikincisinde iyi asker Önder Somer, kötü asker Hüseyin Baradan. Kötü askerler kalleştir, sözlerine güven olmaz, sonuçta baskın olan güç onlar olduğundan, iş Osmanlıya güven olmaz'a bağlanır. 

Adaleti devlet sağlayamazsa, hatta adaletsizlik devletten kaynaklanıyorsa, halk, kendi içinden adalet savaşçıları çıkarır. Meseleye, devlet katından bakarsan, eşkıyanın iyisi kötüsü olmaz, bunlar adalet savaşçısı değil teröristtir. Çünkü, cezalandırma yetkisi sadece devletindir. Devlet, yetkisini elinden almaya kalkışanları hoş görmez. Devlet, şerik kabul etmez.   

14 Temmuz 2026 Salı

Sinema Ruznamesi: Cam Sehpa ya da Duvarda Asılı Tüfek


Kitaplardan, internetten methini duyduğun bir filmi sanki Allah'ın emriymiş gibi mutlaka izlemeliyim dersin, notunu alırsın, netten indirip bilgisayarına kaydeder hazırda tutarsın, fakat niyeyse hep ertelersin izlemeyi, haftalar geçer, bazen aylar geçer, erteledikçe yorulursun, film durduğu yerde sanki her geçen gün tazeliğini, güzelliğini kaybeder ve yaşlanır, fırsatını bulup izlediğinde de niye bu kadar beklemişim diye kendine esef edersin. 

Bazı filmlerden ise hiç haberin yoktur, göktaşı gibi birden önüne düşer, bekletmeden hemen izlersin ve neye uğradığını şaşırırsın. Bu yılın Şubat ayında vizyona giren Cam Sehpa (2025) işte böyle göktaşı etkisinde bir film. Dün akşam Youtube'da gezinirken birden önüme düştü. İzledim. Neye uğradığımı şaşırdım. Can Evrenol'un yönettiği, Alper Kul ve Algı Eke'nin başrollerde oynadığın filmi tuhaf ve ilgi çekici kılan, türler arasında gezinerek seyircinin kafasını karıştırması. Komedi, dram ve gerilimin, absürd bir karışımı. Gerilimin gerisinde komedi, komedinin yanında dram, dramın içinde gerilim. Hepsi bir arada. Gülmeli mi, ağlamalı mı, üzülmeli mi, korkmalı mı, kaygılanmalı mı, ne yapmalı, hangisinde karar kılmalı? Seyirciyi acaba ne olacak şaşkınlığı içinde birbirine zıt duygular içinde bocalatan bir doksan dakika. Belki bu yüzden, film seyirciyi ikiye bölmüş. Yorumları okuduğumda gördüm ki, ya çok beğenen var ya da hiç beğenmeyen. Ortası yok. Ben, iyi ki izlemişim diyenlerdenim. Kesinlikle farklı bir sinemasal deneyim. 

Cam Sehpa, Caye Casas'ın yönettiği La mesita del comedor (2022) isimli İspanya filminden uyarlanmış. Aslını da, hemen peşi sıra izledim. Aslı ile kopyası arasında hangisi daha iyiydi kıyaslamasını gereksiz buluyorum. İkisi de, seyircide yaşatmak istediği duygu bombardımanını ve karışımını yaşatmada başarılı. Can Evrenol, bir uyarlama yapmış, birebir aynen kopyalamamış. İspanya ile Türkiye arasındaki toplumsal farklılıklardan dolayı, doğal olarak, kopyası aslının aynısı değil. Aslında misafirlere şarap ikram ediliyor, kopyasında yemekte biber dolması var. Aslında bebeğin annesi seküler, kopyasında başörtülü, muhafazakâr. Aslında -filmlerin komedi boyutunu taşıyan- komşu kızı 13'ünde ergen, kopyasında 17'sinde genç. Aslında sevgilisini hamile bırakan amca evleneceklerinden söz etmiyor, kopyasında mutlu haber verildikten sonra nikah ve düğünden söz ediliyor. Aslında sehpa satıcısı eşcinsel bir erkek, kopyasında sehpa satıcısı nemfoman bir kadın. Kopyadaki değişikliklerin gerekli ve isabetli olduğu çok açık.   

Cam Sehpa (2025) ve La mesita del comedor (2022) filmlerinden bana düşen pay: Evle ilgili kararları mutlaka kadınlara bırakmalı, erkekler sadece eşlerinin kararlarını uygulamalı, bir kez de benim dediğim olsun dememeli. İtaat et, rahat et! Ayrıca sehpa dediğin ahşap olmalı, cam sehpa Anton Çehov'un duvarda asılı tüfeği gibi. Allah korusun!  

31 Ocak 2026 Cumartesi

Sinema Ruznamesi: Dayım

 

Tayfun Pirselimoğlu'nun Dayım'ını birkaç yıl önce izlemiştim. Bugün, MUBİ'ye abone olduktan sonra, siftahımı Dayım'la yapayım istedim ve beni şaşırtan bir ayrıntıyla karşılaştım: Dayı "eşcinsel"miş. Gördüklerimden emin olamadığım için filmi geriye sarıp tekrar baktım. Mutmain olamayınca, film biter bitmez bu kez Gemini'ye sordum dayının eşcinsel olup olmadığını. Gemini "yok öyle bir şey, biraz tuhaf biri ama o kadar da değil" minvalinde cevap verdi. Ekşi'ye baktım. Ekşiciler çok emin, "eşcinsellik" ayrıntısını hiç kaçırmamışlar.

Oysa işbu girizgah yazısının muhtevasına dair ne parlak fikirlerim vardı. Dayının öznel gerçekliği içinde boğulmuş, anlaşılamamış, hatta tutunamamış bir tip olmasından yola çıkarak, konuyu son günlerin modası nihilist penguene bağlayacak ve oradan kimbilir nerelere sel gibi akacaktım. Ümit Ünal'ın muhteşem ötesi filmi 9'da uçma hayali kuran kırtasiyeci Salim'i belleğimin bir yanında, Hazerfen Ahmet Çelebi'yi diğer yanında yazacağım yazıya yeri geldiğinde dahil etmek için hazırda bekletiyordum. Gel gör ki, dayının eşcinselliği beni tıkadı. Böylesine tuhaf ötesi bir adamın eşcinsel de olması aslında hiç yadırgatıcı değil ama ben yine de dayının marazi uçma hevesinin, yemekte sadece elma yemesinin, gerçekliği kuşkulu anılarının, intihara meyilli olmasının, Hollywood yıldızlarına yazdığı cevapsız mektuplarının eşcinselliğinden daha çok akılda kalıcı ve söz etmeye değer olmasını isterdim. Eşcinsellik, diğer tüm tuhaf hasletlerini perdeledi. 

Ruznamenin bu ilk film yazısı da, işte bu yüzden böyle zavallı kaldı. 

25 Eylül 2025 Perşembe

Sinema Ruznamesi: İlk Filmin ya da Sanrının Peşinde

 


Canan Ceylan, "Sahneden Mabede" isimli kült eserinde, ilk filminin Serdar Gökhan ile beraber çevirdiği "Nam-ı Diğer Çolak" olduğunu yazar. Ancak Canan Ceylan'ın bu filmde oynadığı bilgisi IMDB'de, TSA'da, SinemaTürk'de yer almaz. Agah Özgüç'ün "Ansiklopedik Türk Filmleri Sözlüğü"nde de, Canan Ceylan'ın adı filmin künyesinde geçmez. Filmin jeneriğinde Serdar Gökhan'dan hemen sonra Canan Kuntay ismini görürüz. Filmin afişinde ise en üstte Serdar Gökhan, hemen altında yan yana Elif Pektaş ve Canan Kuntbay yazılıdır. Jenerikte Kuntay iken, afişte Kuntbay olmuştur. IMDB, filmin jeneriğine sadık kalmış ve oyuncunun adını Canan Kuntay olarak kayda geçirmiştir. Agah Özgüç'ün "Ansiklopedik Türk Filmleri Sözlüğü"nü kaynak alan TSA ise ne jeneriğe, ne afişe aldırmamış, Canan'ın soyadını Kurtbay yapmıştır. Bu karmaşaya SinemaTürk'de dahil olmuş ve Canan'ın soyadı Kurtay yapılmıştır. 

Gelelim asıl soruya: Tek filmle sinema tarihimizde yer alan ve soyadının Kuntay mı, Kuntbay mı, Kurtbay mı, Kurtay mı olduğu konusunda ihtilaf bulunan bu Canan, bizim Canan Ceylan mıdır?

Filmi internetten buldum ve seyrettim. Bir yeniden çevrim bu. Yönetmen Kemal Kan, 1965 yılında, başrolde Cüneyt Arkın'ın oynadığı "Kanun Der Ki/Silahların Sesi" filmini, bu kez on yıl sonra 1975 yılında başrolde Serdar Gökhan'ı oynatarak yeniden çekmiş. İlki siyah-beyaz, ikincisi renkli. İlkinde senarist Vecdi Uygun, ikincisinde Kemal Kan. Yeniden çevrim olduğuna göre, ikinci filmin de senaristinin Vecdi Uygun olması gerekirdi. Maalesef, kocaman bir uyarlama cenneti olan Yeşilçam'da, uyarlama filmlerinin künyesine, uyarlanan eserin senaristinin adı da pek yazılmaz. Bu yapılan hem saygısızlık, hem de -açık açık yazmakta beis yok- hırsızlık.

"Nam-ı Diğer Çolak" polis-mafya çatışması temelinde ilerleyen, aşk ve intikam öyküsü. Polisimiz Çolak namındaki Serdar Gökhan. Mafyamız ise Saksağan Nuri isimli Kazım Kartal. Kaçakçılık yapan Saksağan Nuri, filmin başında, kendilerini ihbar eden yaşlı bir adamı öldürür. Yaşlı adamın kızı Filiz, Çolak'ın sevgilisidir. Çolak, hem sevgilisinin babasını öldüren, hem kaçakçılık yapan Nuri'nin peşine düşer. Soğukkanlı, sakin ve niyeyse çok neşelidir. Zaman zaman yumuşak tavırlar takınır, arada espriler bile yapar ve etrafındaki kötü adamları kendisine güldürür. Mafya, Çolak'ın adamını öldürüp, sevgilisini kaçırınca, şakacı adam özüne döner, sert ve acımasız birine dönüşür. Çolak, sevgilisini kurtarmak ve arkadaşının intikamını almak için, mafyanın adamlarını teker teker öldürür, finalde de Saksağan Nuri'yi haklar. İntikam alınmış, sevgili kurtarılmıştır. Katarsis tamamlanmıştır.

Çolak'ın sevgilisini oynayan genç kız, jenerikte Serdar Gökhan'dan hemen sonra adı geçen Canan Kuntay olsa gerek. Bu Canan, bizim Canan mıdır? Bana pek öyle gibi gelmedi. 1977-1979 yıllarında oynadığı filmlerden dördünü ("Bir Garip Yabancı", "Şeytan Köşeyi Döndü", "İki Aşk Arasında", "Kış Bekarı") yakın zamanda peşpeşe seyrettiğim için, Canan Ceylan'ın yüz hatlarına vakıfım. Canan Ceylan'ın yüzü ince, dolgun değil. Gözleri küçük, çipil çipil. Filmdeki genç kız dolgun dudaklı, geniş burunlu ve iri gözlü. Canan Kuntay'ın, Canan Ceylan olmadığı benim değerlendirmelerime göre kesin. 

O halde ne demeli, nereye varmalı? Canan Ceylan, kitabında ilk filmim "Nam-ı Diğer Çolak" yazarken, bilerek ya da bilmeden yanlış bilgi veriyor. Belki gerçekten bu filmde oynadı ama rolü küçüktü ve kurguda atıldı. Belki, sadece deneme çekimlerinde oynadı. Belki bu filmde oynamak istedi ama kadroya alınmadı ve sinema oyuncusu olmayı çok istediği için bilinci ona küçük ve masum bir yalan yazdırdı. İlk filmim dediği, pekala ilk sanrısı olabilir. Yeşilçam'ın velut yönetmenlerinden Oğuz Gözen'in "Bir Yeşilçam Masalı" kitabında Canan Ceylan'ın ilk başrolü nasıl kaptığına ilişkin yazdıkları ve elbette Ceylan'ın "Sahneden Mabede" isimi tuhaf otobiyografik kitabında kendi kaleminden anlattığı ruhsal dönüşümü, "sanrı" ihtimalini diri tutuyor. 

Belkiler çoğaltılabilir ama neticede Canan Kutbay'ın (ya da Kuntay'ın ya da Kurtbay'ın ya da Kurtay'ın) Canan Ceylan olmadığı ve dolayısıyla Canan Ceylan'ın ilk filminin "Nam-ı Diğer Çolak" olmadığı bence kesin. 

Umarım, Canan Ceylan'ın filmleri ve manevi dönüşümü hakkında tez yazacak olan akademisyen, şahsıma bir teşekkürü esirgemez.



Nam-ı Diğer Çolak (1975)

Yönetmen: Kemal Kan, Senarist: Kemal Kan, Oyuncular: Serdar Gökhan, Canan Kuntay, Elif Pektaş, Kazım Kartal, Arap Celal, Nilüfer Badur, Giray Alpan, Yusuf Çetin

Sinema Ruznamesi: Before/After

 

Before: Öfkeli ve gerginler. Kafalarında bir dünya tasavvuru var ve hayatlarını sadece bu tasavvuru gerçekleştirmek için yaşıyorlar, dergi çıkarıyorlar, konuşuyorlar, yazı yazıyorlar, kavga ediyorlar. Konuşmaları kitabı. Sanki gerçek değiller. Burjuva, legalite, konjonktür vs. İçsel bir tutarlılıkları var, hiç şüphesiz dürüstler ama dillerinin toplumda bir karşılığı yok. Bir yanıyla dünyaya dönükler, dünyacılar ama aynı zamanda ne tuhaf ki cari dünyadan tamamen kopuklar. İnsani olan, bedensel olan herşeyden uzaklar. En küçük hazzı bir engel olarak görüyorlar ideallerinin önünde. Kitaptan beslenen robot gibiler. Hayat denen coşkun ırmağı ıslah etmek istiyorlar, yani düzleştirmek, hissizleştirmek, aynılaştırmak, farklılıkları törpülemek. Islah edilen ırmağın, ırmaklık vasfını kaybedeceğini, hayatın güzelliğinin biraz da bu delidolu, belirsiz, kural tanımaz akışında yattığının farkında değiller. Faşizme karşılar ancak hayatı ıslah etmenin bir tür faşizan tavır olduğunu idrak edemiyorlar. Toplum adına bireyi yok ediyorlar. Bireyi yani kendilerini.

1.Kadın: Süslenmeye karşı mısın?

2.Kadın: Evet, tipik burjuva davranışı.

1.Kadın: İlkel çağlarda kadınların süslenmesine ne diyeceksin peki?

2.Kadın: Demagoji yapma!

*

After: Şaşkın ve yenikler. Kafalarındaki dünya tasavvuru dağıldı. Önce Türkiye'de, on yıl sonra tüm dünyada. İdealleri uğruna yaptıkları, yaşadıkları bir gençlik yanılgısı hatta bir gençlik çılgınlığı olarak anılarda buruk ve acı bir tat bıraktı. Hayali dünyaları yıkıldı, cari dünyanın acemisi olarak ortada kalıverdiler. Kadınlar feminizme sığındılar, erkekler ya liberalizme ya nihilizme. Kendilerini inkar edenler liberalizme, piyasaya kendilerini satmayı hazmedemeyenler ya da beceremeyenler nihilizme. 

N.Çehre: İş aramalıyız. Çalışmak, yeni bir denge kurmamıza yardımcı olur. Eczacılık diplomam var ama aspirin ile gripini bile ayıramam.

T.Akan: Gerçi ben de iktisadı bitirdim. Fakat, burjuva iktisadıyla hiç ilgim olmadı...

*

Kimlik (1988), bir kayaya toslamanın öyküsü. Toslamanın ve dağılmanın. Dağılmanın ve toparlanmaya çabalamanın, çabalarken tökezlemenin. Kaybedilen kimlikler yerine yeni bir kimlik inşa etmenin öyküsü. Eskiyi tekrarlamadan, eskiye hapsolmadan, karşıta teslim olmadan, yeniyi elbirliğiyle kurmanın belki de kuramamanın öyküsü. Kolay mı yeni bir kimlik edinmek?

Geçmişi sen unutsan, devlet unutmaz, sana eski seni, aslında "kim" olduğunu hep hatırlatır.  Arşiv her zaman gençtir. 



Kimlik (1988)

Yönetmen: Melih Gülgen, Yapımcı: Mahmut Tezcan, Senarist: Haşmet Zeybek, Görüntü Yönetmeni: Mustafa Yılmaz, Stüdyo: Tezcan Film, Cinsi: Sinema filmi, Türü: Dram, Renk: Renkli, Yapım Yılı: 1988, Süre: 92 dakika, Ülke: Türkiye, Dil: Türkçe, Oyuncular: Tarık Akan (Ses. Esen Günay), Nebahat Çehre (Ses. Ayşin Atav), Mahmut Tezcan (Ses. Toron Karacaoğlu), Zeki Göker, Elif Baysal, Erol Özkök, Şener Gezgen, Bekir Yıldız, Haşmet Zeybek, Muharrem Özabat, Mazhar Eröz, Nur Gürkan, Elif Onat, Orhan Alkaya, Naki Turan Tekinsav

19 Kasım 2022 Cumartesi

Sinema Ruznamesi: Fathers and Daughters (2015)

 

Tek gecelik ilişkiler yaşamayı alışkanlık edinmiş bir kadın.

Din adamları, dindarlar, cübbeliler, kardinaller, hahamlar, şenocaklar, sifiller yani sırtını Tanrıya dayayanlar, Tanrı adına ve hesabına karar verenler, bu kadını taşlarlar. Üstten bakarlar, anlamazlar, anlamaya çalışmazlar, sadece hüküm verirler. Toplumu korumak adına bireyi yok ederler.

Peki ya tanrı? Tanrı bir temyiz mahkemesi ise din adamlarının hükmünü onar mı, yoksa bozar mı? Önce annesini öldürdün, peşinden ona sahip çıkmaya çalışan babasını da elinden aldın. Tüm sevdikleri yok oldu, sen yok ettin. Onu birine bağlanmaktan korkar hale getirdin. Bağlansa birine onu kaybetme ihtimali, yani onu da elinden alma ihtimalin vardı. O yüzden sevgi ihtiyacını tek gecelik ilişkilerde aradı. Bir yandan da sosyal hizmetlerde çalıştı, annesiz-babasız büyüyen çocuklara yardım etti. Senin açtığın yaraları tedavi etmek için çabaladı.

Yarayı açan sendin ey tanrı, taşlanan o kadın oldu.

Hüseyin Cem ÇÖL

Pelitli – 19 Kasım 2022 Cumartesi


15 Nisan 2018 Pazar

BİNMEM ARTIK ASANSÖRE




Akşam vakti okula vardım
Selam verip içine daldım
İki kat arasında kaldım
Binmem artık asansöre

Sanki bir tabuttaydım
Aklıma geldi çocuklarım
Tutmaz oldu bacaklarım
Binmem artık asansöre

Ölmeden önce öldürdü
Beni kendime güldürdü
Gülen yüzümü soldurdu
Binmem artık asansöre

Az kalsın ölecektim
Buraya kadarmış dedim
Çok düşündüm, karar kesin
Binmem artık asansöre

Mezar gibi mekan dardı
Her yanımı korku sardı
Sağolsun Mahmut kurtardı
Binmem artık asansöre

Cem Çöl der ki, kardeşlerim
Vakit varken sevin sevilin
Teknoloji güzel, lakin
Binmem artık asansöre


Hüseyin Cem ÇÖL
H 309 – 15.04.2018

28 Ocak 2018 Pazar

Sinema Ruznamesi: BUGÜNÜN SARAYLISI



Fatih Ayşen'i seviyor, Ayşen ise Savaş'ı. Savaş, Ayşen'i sevmiş gibi yapıyor ama aslında sevmiyor. Ayşen’i seven Fatih'i, Savaş'ın kızkardeşi Süreyya seviyor ama Fatih, Süreyya'yı sevmiyor. Feride kocası Atıf'a aşık ama Atıf karısını sevmiyor. Ata Bey’in aklı gençlik aşkında yani Ayşen’in rahmetli annesinde. Ata Bey, karısı Üftade'yi sevmiyor. Üftade ve komşu yalıda oturan Savaş'ın annesi Rezzan Ata Bey’i seviyor. Rezzan, rahmetli kocası Kemal’i sevmemiş, aklı Ata Bey’de kalmış. Savaş’ın eski nişanlısı Neslihan, Selim’i sevmiyor ama sevmiş gibi yapıyor. Selim saf, Neslihan’ı seviyor ve sevildiğini zannediyor. Bir de Ata Bey’in atelyede çalışan ustası var. O da karısından boşanmış ama pişman.

Yani, bu dizide sevenler sevilmiyor, birbirini karşılıklı seven kimse yok, herkes yarım, herkes sevgiye aç.

Hüseyin Cem ÇÖL
H 309 - 28 Ocak 2018