15 Temmuz 2026 Çarşamba

Sinema Ruznamesi: Devlet Şerik Kabul Etmez


Yeşilçam sineması mafyayı iyi ve kötü diye ikiye ayırır. İyi mafya, haraç toplar, en fazla sigara kaçakçılığı yapar ama kesinlikle uyuşturucu ticaretiyle uğraşmaz. Öğrenci okutur, evlenecek gençlere yardım eder, fakirleri kollar, muhtaçları unutmaz. Bir tür Robin Hood. Zenginden alıp, fakire verir. Sosyal yardım kuruluşu gibidir. Halktan yanadır. Halk da onlardan. Devletin yapamadığını iyi mafya yapar. Kötü mafya, akla gelebilecek her tür yasa dışı işi yapar, fakirin karşısında, zenginin yanındadır. Bu ayrım, kamu görevlilerini de ikiye böler. Bir kısmı, görevlerini ve yetkilerini kötüye kullanırlar, kötülerin devlet içindeki yardımcısı ve kollayıcısıdırlar. Bir kısmı ise, iyi mafyaya kısmen hoşgörülü yaklaşır, yaptıklarının yasa dışı olduğunu bilirler, hatta son kertede bileklerine kelepçeyi geçirmekten çekinmezler ancak ters kelepçe takmazlar ve en az ceza almaları için uğraşırlar. 

Mafya, şehirdeki eşkıya demek. İyi mafya-kötü mafya ayrımı, köklerini, Osmanlı dönemini konu alan filmlerde iyi eşkıya-kötü eşkıya ayrımında bulur. İyi eşkıya, hem yetkilerini kötüye kullanan devlet görevlilerinin, hem kötü eşkıyanın, hem de halka eziyet eden ağa, eşraf zümresinin karşısındadır. Halkı sömürmez, aksine sömürülen halkın yanındadır.

Bu sabah iki Kartal Tibet filmi izledim. İkisi de 1969 yapımı. İkisi de sıkı filmdi. İzlerken keyif aldım. İlki, yönetmenliğini Yılmaz Atadeniz'in yaptığı Çakırcalı Mehmet Efe. Babası öldürüldüğü için mecburiyetten dağa çıkan iyi eşkıya. İkincisi ise, yönetmenliğini Ertem Göreç'in yaptığı Deli Murat. Önce kötü eşkıyanın yanına sığınan, sonra kötü eşkıyayı ortadan kaldııp dağların tek hakimi olan başka bir iyi eşkıya. Tarık Buğra'nın Küçük Ağa'sı gibi. İkisinde de, nasıl ki polisin iyisi kötüsü varsa, Osmanlı askerinin de iyisi kötüsü var. İlkinde iyi asker Süleyman Turan, kötü asker Reha Yurdakul; ikincisinde iyi asker Önder Somer, kötü asker Hüseyin Baradan. Kötü askerler kalleştir, sözlerine güven olmaz, sonuçta baskın olan güç onlar olduğundan, iş Osmanlıya güven olmaz'a bağlanır. 

Adaleti devlet sağlayamazsa, hatta adaletsizlik devletten kaynaklanıyorsa, halk, kendi içinden adalet savaşçıları çıkarır. Meseleye, devlet katından bakarsan, eşkıyanın iyisi kötüsü olmaz, bunlar adalet savaşçısı değil teröristtir. Çünkü, cezalandırma yetkisi sadece devletindir. Devlet, yetkisini elinden almaya kalkışanları hoş görmez. Devlet, şerik kabul etmez.   

14 Temmuz 2026 Salı

Sinema Ruznamesi: Cam Sehpa ya da Duvarda Asılı Tüfek


Kitaplardan, internetten methini duyduğun bir filmi sanki Allah'ın emriymiş gibi mutlaka izlemeliyim dersin, notunu alırsın, netten indirip bilgisayarına kaydeder hazırda tutarsın, fakat niyeyse hep ertelersin izlemeyi, haftalar geçer, bazen aylar geçer, erteledikçe yorulursun, film durduğu yerde sanki her geçen gün tazeliğini, güzelliğini kaybeder ve yaşlanır, fırsatını bulup izlediğinde de niye bu kadar beklemişim diye kendine esef edersin. 

Bazı filmlerden ise hiç haberin yoktur, göktaşı gibi birden önüne düşer, bekletmeden hemen izlersin ve neye uğradığını şaşırırsın. Bu yılın Şubat ayında vizyona giren Cam Sehpa (2025) işte böyle göktaşı etkisinde bir film. Dün akşam Youtube'da gezinirken birden önüme düştü. İzledim. Neye uğradığımı şaşırdım. Can Evrenol'un yönettiği, Alper Kul ve Algı Eke'nin başrollerde oynadığın filmi tuhaf ve ilgi çekici kılan, türler arasında gezinerek seyircinin kafasını karıştırması. Komedi, dram ve gerilimin, absürd bir karışımı. Gerilimin gerisinde komedi, komedinin yanında dram, dramın içinde gerilim. Hepsi bir arada. Gülmeli mi, ağlamalı mı, üzülmeli mi, korkmalı mı, kaygılanmalı mı, ne yapmalı, hangisinde karar kılmalı? Seyirciyi acaba ne olacak şaşkınlığı içinde birbirine zıt duygular içinde bocalatan bir doksan dakika. Belki bu yüzden, film seyirciyi ikiye bölmüş. Yorumları okuduğumda gördüm ki, ya çok beğenen var ya da hiç beğenmeyen. Ortası yok. Ben, iyi ki izlemişim diyenlerdenim. Kesinlikle farklı bir sinemasal deneyim. 

Cam Sehpa, Caye Casas'ın yönettiği La mesita del comedor (2022) isimli İspanya filminden uyarlanmış. Aslını da, hemen peşi sıra izledim. Aslı ile kopyası arasında hangisi daha iyiydi kıyaslamasını gereksiz buluyorum. İkisi de, seyircide yaşatmak istediği duygu bombardımanını ve karışımını yaşatmada başarılı. Can Evrenol, bir uyarlama yapmış, birebir aynen kopyalamamış. İspanya ile Türkiye arasındaki toplumsal farklılıklardan dolayı, doğal olarak, kopyası aslının aynısı değil. Aslında misafirlere şarap ikram ediliyor, kopyasında yemekte biber dolması var. Aslında bebeğin annesi seküler, kopyasında başörtülü, muhafazakâr. Aslında -filmlerin komedi boyutunu taşıyan- komşu kızı 13'ünde ergen, kopyasında 17'sinde genç. Aslında sevgilisini hamile bırakan amca evleneceklerinden söz etmiyor, kopyasında mutlu haber verildikten sonra nikah ve düğünden söz ediliyor. Aslında sehpa satıcısı eşcinsel bir erkek, kopyasında sehpa satıcısı nemfoman bir kadın. Kopyadaki değişikliklerin gerekli ve isabetli olduğu çok açık.   

Cam Sehpa (2025) ve La mesita del comedor (2022) filmlerinden bana düşen pay: Evle ilgili kararları mutlaka kadınlara bırakmalı, erkekler sadece eşlerinin kararlarını uygulamalı, bir kez de benim dediğim olsun dememeli. İtaat et, rahat et! Ayrıca sehpa dediğin ahşap olmalı, cam sehpa Anton Çehov'un duvarda asılı tüfeği gibi. Allah korusun!  

31 Ocak 2026 Cumartesi

Sinema Ruznamesi: Dayım

 

Tayfun Pirselimoğlu'nun Dayım'ını birkaç yıl önce izlemiştim. Bugün, MUBİ'ye abone olduktan sonra, siftahımı Dayım'la yapayım istedim ve beni şaşırtan bir ayrıntıyla karşılaştım: Dayı "eşcinsel"miş. Gördüklerimden emin olamadığım için filmi geriye sarıp tekrar baktım. Mutmain olamayınca, film biter bitmez bu kez Gemini'ye sordum dayının eşcinsel olup olmadığını. Gemini "yok öyle bir şey, biraz tuhaf biri ama o kadar da değil" minvalinde cevap verdi. Ekşi'ye baktım. Ekşiciler çok emin, "eşcinsellik" ayrıntısını hiç kaçırmamışlar.

Oysa işbu girizgah yazısının muhtevasına dair ne parlak fikirlerim vardı. Dayının öznel gerçekliği içinde boğulmuş, anlaşılamamış, hatta tutunamamış bir tip olmasından yola çıkarak, konuyu son günlerin modası nihilist penguene bağlayacak ve oradan kimbilir nerelere sel gibi akacaktım. Ümit Ünal'ın muhteşem ötesi filmi 9'da uçma hayali kuran kırtasiyeci Salim'i belleğimin bir yanında, Hazerfen Ahmet Çelebi'yi diğer yanında yazacağım yazıya yeri geldiğinde dahil etmek için hazırda bekletiyordum. Gel gör ki, dayının eşcinselliği beni tıkadı. Böylesine tuhaf ötesi bir adamın eşcinsel de olması aslında hiç yadırgatıcı değil ama ben yine de dayının marazi uçma hevesinin, yemekte sadece elma yemesinin, gerçekliği kuşkulu anılarının, intihara meyilli olmasının, Hollywood yıldızlarına yazdığı cevapsız mektuplarının eşcinselliğinden daha çok akılda kalıcı ve söz etmeye değer olmasını isterdim. Eşcinsellik, diğer tüm tuhaf hasletlerini perdeledi. 

Ruznamenin bu ilk film yazısı da, işte bu yüzden böyle zavallı kaldı. 

25 Eylül 2025 Perşembe

Sinema Ruznamesi: İlk Filmin ya da Sanrının Peşinde

 


Canan Ceylan, "Sahneden Mabede" isimli kült eserinde, ilk filminin Serdar Gökhan ile beraber çevirdiği "Nam-ı Diğer Çolak" olduğunu yazar. Ancak Canan Ceylan'ın bu filmde oynadığı bilgisi IMDB'de, TSA'da, SinemaTürk'de yer almaz. Agah Özgüç'ün "Ansiklopedik Türk Filmleri Sözlüğü"nde de, Canan Ceylan'ın adı filmin künyesinde geçmez. Filmin jeneriğinde Serdar Gökhan'dan hemen sonra Canan Kuntay ismini görürüz. Filmin afişinde ise en üstte Serdar Gökhan, hemen altında yan yana Elif Pektaş ve Canan Kuntbay yazılıdır. Jenerikte Kuntay iken, afişte Kuntbay olmuştur. IMDB, filmin jeneriğine sadık kalmış ve oyuncunun adını Canan Kuntay olarak kayda geçirmiştir. Agah Özgüç'ün "Ansiklopedik Türk Filmleri Sözlüğü"nü kaynak alan TSA ise ne jeneriğe, ne afişe aldırmamış, Canan'ın soyadını Kurtbay yapmıştır. Bu karmaşaya SinemaTürk'de dahil olmuş ve Canan'ın soyadı Kurtay yapılmıştır. 

Gelelim asıl soruya: Tek filmle sinema tarihimizde yer alan ve soyadının Kuntay mı, Kuntbay mı, Kurtbay mı, Kurtay mı olduğu konusunda ihtilaf bulunan bu Canan, bizim Canan Ceylan mıdır?

Filmi internetten buldum ve seyrettim. Bir yeniden çevrim bu. Yönetmen Kemal Kan, 1965 yılında, başrolde Cüneyt Arkın'ın oynadığı "Kanun Der Ki/Silahların Sesi" filmini, bu kez on yıl sonra 1975 yılında başrolde Serdar Gökhan'ı oynatarak yeniden çekmiş. İlki siyah-beyaz, ikincisi renkli. İlkinde senarist Vecdi Uygun, ikincisinde Kemal Kan. Yeniden çevrim olduğuna göre, ikinci filmin de senaristinin Vecdi Uygun olması gerekirdi. Maalesef, kocaman bir uyarlama cenneti olan Yeşilçam'da, uyarlama filmlerinin künyesine, uyarlanan eserin senaristinin adı da pek yazılmaz. Bu yapılan hem saygısızlık, hem de -açık açık yazmakta beis yok- hırsızlık.

"Nam-ı Diğer Çolak" polis-mafya çatışması temelinde ilerleyen, aşk ve intikam öyküsü. Polisimiz Çolak namındaki Serdar Gökhan. Mafyamız ise Saksağan Nuri isimli Kazım Kartal. Kaçakçılık yapan Saksağan Nuri, filmin başında, kendilerini ihbar eden yaşlı bir adamı öldürür. Yaşlı adamın kızı Filiz, Çolak'ın sevgilisidir. Çolak, hem sevgilisinin babasını öldüren, hem kaçakçılık yapan Nuri'nin peşine düşer. Soğukkanlı, sakin ve niyeyse çok neşelidir. Zaman zaman yumuşak tavırlar takınır, arada espriler bile yapar ve etrafındaki kötü adamları kendisine güldürür. Mafya, Çolak'ın adamını öldürüp, sevgilisini kaçırınca, şakacı adam özüne döner, sert ve acımasız birine dönüşür. Çolak, sevgilisini kurtarmak ve arkadaşının intikamını almak için, mafyanın adamlarını teker teker öldürür, finalde de Saksağan Nuri'yi haklar. İntikam alınmış, sevgili kurtarılmıştır. Katarsis tamamlanmıştır.

Çolak'ın sevgilisini oynayan genç kız, jenerikte Serdar Gökhan'dan hemen sonra adı geçen Canan Kuntay olsa gerek. Bu Canan, bizim Canan mıdır? Bana pek öyle gibi gelmedi. 1977-1979 yıllarında oynadığı filmlerden dördünü ("Bir Garip Yabancı", "Şeytan Köşeyi Döndü", "İki Aşk Arasında", "Kış Bekarı") yakın zamanda peşpeşe seyrettiğim için, Canan Ceylan'ın yüz hatlarına vakıfım. Canan Ceylan'ın yüzü ince, dolgun değil. Gözleri küçük, çipil çipil. Filmdeki genç kız dolgun dudaklı, geniş burunlu ve iri gözlü. Canan Kuntay'ın, Canan Ceylan olmadığı benim değerlendirmelerime göre kesin. 

O halde ne demeli, nereye varmalı? Canan Ceylan, kitabında ilk filmim "Nam-ı Diğer Çolak" yazarken, bilerek ya da bilmeden yanlış bilgi veriyor. Belki gerçekten bu filmde oynadı ama rolü küçüktü ve kurguda atıldı. Belki, sadece deneme çekimlerinde oynadı. Belki bu filmde oynamak istedi ama kadroya alınmadı ve sinema oyuncusu olmayı çok istediği için bilinci ona küçük ve masum bir yalan yazdırdı. İlk filmim dediği, pekala ilk sanrısı olabilir. Yeşilçam'ın velut yönetmenlerinden Oğuz Gözen'in "Bir Yeşilçam Masalı" kitabında Canan Ceylan'ın ilk başrolü nasıl kaptığına ilişkin yazdıkları ve elbette Ceylan'ın "Sahneden Mabede" isimi tuhaf otobiyografik kitabında kendi kaleminden anlattığı ruhsal dönüşümü, "sanrı" ihtimalini diri tutuyor. 

Belkiler çoğaltılabilir ama neticede Canan Kutbay'ın (ya da Kuntay'ın ya da Kurtbay'ın ya da Kurtay'ın) Canan Ceylan olmadığı ve dolayısıyla Canan Ceylan'ın ilk filminin "Nam-ı Diğer Çolak" olmadığı bence kesin. 

Umarım, Canan Ceylan'ın filmleri ve manevi dönüşümü hakkında tez yazacak olan akademisyen, şahsıma bir teşekkürü esirgemez.



Nam-ı Diğer Çolak (1975)

Yönetmen: Kemal Kan, Senarist: Kemal Kan, Oyuncular: Serdar Gökhan, Canan Kuntay, Elif Pektaş, Kazım Kartal, Arap Celal, Nilüfer Badur, Giray Alpan, Yusuf Çetin

Sinema Ruznamesi: Before/After

 

Before: Öfkeli ve gerginler. Kafalarında bir dünya tasavvuru var ve hayatlarını sadece bu tasavvuru gerçekleştirmek için yaşıyorlar, dergi çıkarıyorlar, konuşuyorlar, yazı yazıyorlar, kavga ediyorlar. Konuşmaları kitabı. Sanki gerçek değiller. Burjuva, legalite, konjonktür vs. İçsel bir tutarlılıkları var, hiç şüphesiz dürüstler ama dillerinin toplumda bir karşılığı yok. Bir yanıyla dünyaya dönükler, dünyacılar ama aynı zamanda ne tuhaf ki cari dünyadan tamamen kopuklar. İnsani olan, bedensel olan herşeyden uzaklar. En küçük hazzı bir engel olarak görüyorlar ideallerinin önünde. Kitaptan beslenen robot gibiler. Hayat denen coşkun ırmağı ıslah etmek istiyorlar, yani düzleştirmek, hissizleştirmek, aynılaştırmak, farklılıkları törpülemek. Islah edilen ırmağın, ırmaklık vasfını kaybedeceğini, hayatın güzelliğinin biraz da bu delidolu, belirsiz, kural tanımaz akışında yattığının farkında değiller. Faşizme karşılar ancak hayatı ıslah etmenin bir tür faşizan tavır olduğunu idrak edemiyorlar. Toplum adına bireyi yok ediyorlar. Bireyi yani kendilerini.

1.Kadın: Süslenmeye karşı mısın?

2.Kadın: Evet, tipik burjuva davranışı.

1.Kadın: İlkel çağlarda kadınların süslenmesine ne diyeceksin peki?

2.Kadın: Demagoji yapma!

*

After: Şaşkın ve yenikler. Kafalarındaki dünya tasavvuru dağıldı. Önce Türkiye'de, on yıl sonra tüm dünyada. İdealleri uğruna yaptıkları, yaşadıkları bir gençlik yanılgısı hatta bir gençlik çılgınlığı olarak anılarda buruk ve acı bir tat bıraktı. Hayali dünyaları yıkıldı, cari dünyanın acemisi olarak ortada kalıverdiler. Kadınlar feminizme sığındılar, erkekler ya liberalizme ya nihilizme. Kendilerini inkar edenler liberalizme, piyasaya kendilerini satmayı hazmedemeyenler ya da beceremeyenler nihilizme. 

N.Çehre: İş aramalıyız. Çalışmak, yeni bir denge kurmamıza yardımcı olur. Eczacılık diplomam var ama aspirin ile gripini bile ayıramam.

T.Akan: Gerçi ben de iktisadı bitirdim. Fakat, burjuva iktisadıyla hiç ilgim olmadı...

*

Kimlik (1988), bir kayaya toslamanın öyküsü. Toslamanın ve dağılmanın. Dağılmanın ve toparlanmaya çabalamanın, çabalarken tökezlemenin. Kaybedilen kimlikler yerine yeni bir kimlik inşa etmenin öyküsü. Eskiyi tekrarlamadan, eskiye hapsolmadan, karşıta teslim olmadan, yeniyi elbirliğiyle kurmanın belki de kuramamanın öyküsü. Kolay mı yeni bir kimlik edinmek?

Geçmişi sen unutsan, devlet unutmaz, sana eski seni, aslında "kim" olduğunu hep hatırlatır.  Arşiv her zaman gençtir. 



Kimlik (1988)

Yönetmen: Melih Gülgen, Yapımcı: Mahmut Tezcan, Senarist: Haşmet Zeybek, Görüntü Yönetmeni: Mustafa Yılmaz, Stüdyo: Tezcan Film, Cinsi: Sinema filmi, Türü: Dram, Renk: Renkli, Yapım Yılı: 1988, Süre: 92 dakika, Ülke: Türkiye, Dil: Türkçe, Oyuncular: Tarık Akan (Ses. Esen Günay), Nebahat Çehre (Ses. Ayşin Atav), Mahmut Tezcan (Ses. Toron Karacaoğlu), Zeki Göker, Elif Baysal, Erol Özkök, Şener Gezgen, Bekir Yıldız, Haşmet Zeybek, Muharrem Özabat, Mazhar Eröz, Nur Gürkan, Elif Onat, Orhan Alkaya, Naki Turan Tekinsav

19 Kasım 2022 Cumartesi

Sinema Ruznamesi: Fathers and Daughters (2015)

 

Tek gecelik ilişkiler yaşamayı alışkanlık edinmiş bir kadın.

Din adamları, dindarlar, cübbeliler, kardinaller, hahamlar, şenocaklar, sifiller yani sırtını Tanrıya dayayanlar, Tanrı adına ve hesabına karar verenler, bu kadını taşlarlar. Üstten bakarlar, anlamazlar, anlamaya çalışmazlar, sadece hüküm verirler. Toplumu korumak adına bireyi yok ederler.

Peki ya tanrı? Tanrı bir temyiz mahkemesi ise din adamlarının hükmünü onar mı, yoksa bozar mı? Önce annesini öldürdün, peşinden ona sahip çıkmaya çalışan babasını da elinden aldın. Tüm sevdikleri yok oldu, sen yok ettin. Onu birine bağlanmaktan korkar hale getirdin. Bağlansa birine onu kaybetme ihtimali, yani onu da elinden alma ihtimalin vardı. O yüzden sevgi ihtiyacını tek gecelik ilişkilerde aradı. Bir yandan da sosyal hizmetlerde çalıştı, annesiz-babasız büyüyen çocuklara yardım etti. Senin açtığın yaraları tedavi etmek için çabaladı.

Yarayı açan sendin ey tanrı, taşlanan o kadın oldu.

Hüseyin Cem ÇÖL

Pelitli – 19 Kasım 2022 Cumartesi


15 Nisan 2018 Pazar

BİNMEM ARTIK ASANSÖRE




Akşam vakti okula vardım
Selam verip içine daldım
İki kat arasında kaldım
Binmem artık asansöre

Sanki bir tabuttaydım
Aklıma geldi çocuklarım
Tutmaz oldu bacaklarım
Binmem artık asansöre

Ölmeden önce öldürdü
Beni kendime güldürdü
Gülen yüzümü soldurdu
Binmem artık asansöre

Az kalsın ölecektim
Buraya kadarmış dedim
Çok düşündüm, karar kesin
Binmem artık asansöre

Mezar gibi mekan dardı
Her yanımı korku sardı
Sağolsun Mahmut kurtardı
Binmem artık asansöre

Cem Çöl der ki, kardeşlerim
Vakit varken sevin sevilin
Teknoloji güzel, lakin
Binmem artık asansöre


Hüseyin Cem ÇÖL
H 309 – 15.04.2018

28 Ocak 2018 Pazar

Sinema Ruznamesi: BUGÜNÜN SARAYLISI



Fatih Ayşen'i seviyor, Ayşen ise Savaş'ı. Savaş, Ayşen'i sevmiş gibi yapıyor ama aslında sevmiyor. Ayşen’i seven Fatih'i, Savaş'ın kızkardeşi Süreyya seviyor ama Fatih, Süreyya'yı sevmiyor. Feride kocası Atıf'a aşık ama Atıf karısını sevmiyor. Ata Bey’in aklı gençlik aşkında yani Ayşen’in rahmetli annesinde. Ata Bey, karısı Üftade'yi sevmiyor. Üftade ve komşu yalıda oturan Savaş'ın annesi Rezzan Ata Bey’i seviyor. Rezzan, rahmetli kocası Kemal’i sevmemiş, aklı Ata Bey’de kalmış. Savaş’ın eski nişanlısı Neslihan, Selim’i sevmiyor ama sevmiş gibi yapıyor. Selim saf, Neslihan’ı seviyor ve sevildiğini zannediyor. Bir de Ata Bey’in atelyede çalışan ustası var. O da karısından boşanmış ama pişman.

Yani, bu dizide sevenler sevilmiyor, birbirini karşılıklı seven kimse yok, herkes yarım, herkes sevgiye aç.

Hüseyin Cem ÇÖL
H 309 - 28 Ocak 2018 

16 Kasım 2012 Cuma

Akıl Yürütmenin Pratik Çalışmalarda Uygulanması


—  AKIL YÜRÜTME (TASIM) ÖRNEĞİ :
—  Büyük Öncül : Saçı çıkmayana kel denir.
—  Küçük Öncül : Ahmet’in saçı çıkmıyor.
—  Sonuç (Vargı) : O halde, Ahmet keldir.

—  AKIL YÜRÜTMENİN PRATİK ÇALIŞMALARDA UYGULANMASI

—  ÖRNEK 1 :
—  Olay : A, B’nin bankadan aldığı krediye kefil oldu. Kefalet akdinde sorumluluğun müteselsil olup olmadığı belirtilmedi.
—  Soru : B, mütesesil kefil midir? Yani Banka borç muaccel olduğunda doğrudan B’yi takip edebilir mi?
—  Büyük Öncül: TTK’ya göre ticari işlerde kural müteselsil kefalettir. Yani kefaletin türü belirlenmemişse müteselsil kefalet hükümleri uygulanır.
—  Küçük Öncül: Olaydaki kefalet akdi …. nedenlerden dolayı ticari iştir ve kefaletin türü belirlenmemiştir. 
—  Sonuç : O halde B, müteselsil kefildir. Banka borç muaccel olduğunda B’yi takip edebilir.

—  ÖRNEK 2 :
—  Olay : A kiralamak istediği evin camına KİRALIK yazısını asmıştır.
—  Soru : KİRALIK yazısının hukuki niteliği İCAP mıdır?  
—  Büyük Öncül: Bir sözleşmenin kurulabilmesi için gerekli olan irade beyanlarından, zaman itibarıyla önce yapılan, sözleşmenin bütün unsurlarını (esaslı noktalarını) ihtiva eden, karşı tarafın kabul beyanıyla sözleşmenin kurulması sonucunu doğuran, tek taraflı ve varması gerekli irade beyanına “öneri (icap ya da teklif)” adı verilir. İcap, sözleşme yapmaya yönelik bir irade beyanıdır. Bu nedenle ciddi olmalıdır. Yani icabı yapan icabı ile bağlanmak niyetiyle hareket etmelidir. Eğer böyle bir niyet taşımıyor, karşı tarafı icapta bulunmaya sevk etmek için beyanda bulunuyorsa, ortada bir icap değil, icaba (öneriye) davet (bağlayıcı olmayan öneri) vardır. Öte yandan icap, sözleşmenin bütün esaslı noktalarını kapsamalıdır. Eğer irade beyanı sözleşmenin bütün esaslı noktalarını kapsamıyorsa icaptan (öneriden) değil, icaba (öneriye) davetten (TBK. m. 8’in ifadesiyle bağlayıcı olmayan öneriden) söz edilir.
—  Küçük Öncül: Olayda kira akdinin esaslı unsuru olan kira bedeli “kiralık” yazısında belirtilmediğinden, kira bedelinin tespit edilmesinin tarafların karşılıklı görüşmesine bırakıldığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, ortada icabın koşulları tam olarak gerçekleşmemiştir.
—  Sonuç : O halde, KİRALIK yazısı icap değil icaba davettir.

DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN ÖNEMLİ NOKTALAR :

1.     Büyük öncül, DOĞRU OLMALI, GENİŞ VE AYRINTILI YAZILMALI ve VARSA YASAL DAYANAKLARI MUTLAKA BELİRTİLMELİDİR. İlgili madde numarası cümle sonunda parantez içinde gösterilebilir ya da cümle başında örneğin “TBK m.402 gereğince” ya da “TBK m.402’ye göre” diyerek belirtilebilir.
2.     BÜYÜK ÖNCÜL YANLIŞSA, SONUÇ YANLIŞ OLUR.
Örnek :
—  Büyük Öncül : Saçı çıkmayana sağır denir.
—  Küçük Öncül : Ahmet’in saçı çıkmıyor.
—  Sonuç (Vargı) : O halde, Ahmet sağırdır.  

3.     KÜÇÜK ÖNCÜLDE, SOMUT OLAYLA BÜYÜK ÖNCÜL ARASINDA DOĞRU BİR BAĞ KURULMALIDIR. KURULAN BAĞ YANLIŞSA SONUÇ DA YANLIŞ OLUR.
Örnek :
—  Büyük Öncül : Saçı çıkmayana kel denir.
—  Küçük Öncül : Ahmet’in kulağı duymuyor.
                   Sonuç (Vargı) : O halde, Ahmet keldir. 

5 Kasım 2012 Pazartesi

Hukuk Tahsilinin Anlamı Ne?



“…Hukuk tahsili, sanıldığının aksine sadece teorik bilgilerin öğrenilmesinden ibaret değildir. Aksine, hukukçunun en belirgin ve karakteristik özelliği olan “hukuk mantığı”, yani hukuki tarzda düşünme alışkanlık ve kabiliyeti hukuk tahsili ile elde edilir. Bu ise, ancak tahsil esnasında araştırma ve araştırma metodlarını öğrenme ile çok okuma sonucunda elde edilebilir. Yoksa, genel kanaatin aksine, bu kabiliyet fakülte sonrası günlük hayatta yaşanılacak tecrübelerle elde edilemez. Bu anlamda, fakülte manasını açıkça hissettiren hoca ve kitap bileşiminden hakkıyla yararlanmadan hukukçu olunabilmesi mümkün değildir. Zira, hukuk öğrencisi hocasından araştırma yapmayı ve teorik bilgilerini pratiğe geçirmenin metodlarını öğrenecek ve ders kitaplarıyla sınırlı olmayan bol okuma faaliyetleriyle de ilmi formasyonunu sağlayacaktır. Binaenaleyh, okumayı öğrenememiş ve hukuk mantığını da tahsili esnasında elde edememiş kimse, diplomasını almış olsa bile, Hukuk tahsili yapmış sayılamaz.”

 Prof.Dr.Rıza AYHAN