20 Temmuz 2026 Pazartesi

Sinema Ruznamesi: Oda/Ev

 

"Spinoza" isimli X kullanıcısı, hesabında bugün şu paylaşımı yapmış: 

"İç manzarası kitap, dış manzarası alabildiğine deniz olan bir ev var tahayyülümde, tasarımı sade, içi küçük, az eşyalı, kapital markaların dekorasyonundan uzak durduğu, mümkünse zili olmayan, kimsenin uğramayacağı her anlamda "bana kadar" bir ev."

Okuduğum da tebessüm etmedim değil. Birinin hayaline sahibim. Neredeyse bu tanıma aynen uyan, yedi yıldır -genelde gündüzleri- kullandığım bir evim var. Ev dediğime de bakmayın. İçinde banyosu, tuvaleti, mutfağı bulunan genişçe bir oda (1+0) aslında. 

Odanın bir köşesinde, kapıdan girişte solda, dolap ve tezgahtan ibaret küçük bir mutfak. Tezgahta tek göz küçük bir ocak. Yemek yapmıyorum, sadece çay demlemek için. Dolapla tezgah arasında mini buzdolabı. Ayrıca bir kettle ve dolapta birkaç mutfak eşyası.  

Oda denize sıfır değil ama deniz manzaralı. Hatta ilaveten artık fakülte manzaralı. Balkonu bilerek kapatmadım, böyle daha iyi. Bilhassa serin yaz akşamlarında, balkona masa atıp, uzakta ışıkları göğe vuran denize demirlemiş gemiye bakarak çay içmenin tadı bambaşka çünkü. 

Odada, sürekli yer değiştiren, açılıp kapanan portatif iki masa. Biri bilgisayarımı, diğeri projeksiyon cihazını koymak için. Bir çekyat. İyice eskittiğim bir koltuk. Sadece harici harddiski takıp film izlemek için kullandığım -antensiz ve kanalsız- bir televizyon. Televizyonun sırtını dayadığı duvarda Nuri Bilge Ceylan'ın "Bir Zamanlar Anadolu'da" filminin afişi: Hayat bazen muhtarın kızıdır.  

İki duvardan biri projeksiyondan film izlemek için boş, diğeri tonu her geçen gün açılan çivit mavisi renginde beş parçadan oluşan kitaplıkla kaplı. Raflarda, çoğunu, son bir yıl içinde Nadir'den satın aldığım sinema kitapları. Değme sinemacının bile böyle zengin bir sinema kitaplığı yoktur. Elbise dolabının içi de silme kitap: Edebiyat, roman, öykü, şiir, tarih, din, tiyatro vs. Mutfak tezgahının altı da, televizyonu koyduğum masanın altı da olduğu gibi kitap. Bazen iki pencere kenarına dizdiğim de oluyor kitapları. Böyle giderse, odadan çok bir sahaf dükkanına benzeyecek burası. Çoğunu okuduğum, sayfalarında saatler geçirdiğim, hayatımı paylaştığım kitaplar arasında, bazen hiçbir şey yapmadan oturmak bile, kendimi mutlu etmeye yetiyor. 

Evin zili var ama pek çalan yok. Sadece kitap getiren kargocular ve yemek siparişi verdiğim kuryeler. Onun dışında gelen giden yok. Zaten istediğim de bu. Yaşlandıkça daha çok seviyorum yalnız kalmayı. Hatta çokluk yalnız kalmak için kaçıyorum buraya. Sadece kitap okumak, film izlemek ve -çok şükür- yazmak. Tüm bencilliğimle hayattan bütün isteğim bu kadar ve bütün isteklerimi bu oda-ev'de yapabiliyorum. 

Bir de müzik dinlemek tabi. Bu eve en çok yakışan müzik aslında "blues". Fakat ben, kendi arabeskimden, kendi türkülerimden, kendi popumdan bir türlü kopamıyorum. Abdullah Papur, Güllü, Vega, Ahmet Kaya, Muhlis Akarsu, Ali Ekber Çiçek, Neşet Ertaş, Erol Evgin, Ümit Besen, Zeki Müren, Gülden Karaböcek, Emel Sayın, Kazım Koyuncu, Ferdi Özbeğen ve elbette Ayşen Birgör dinliyorum daha çok. 

"Bana kadar" diyordu Spinoza. "Bana yetecek kadar" diyerek açayım bu ifadeyi. Kendinle başbaşa kalabileceğin ve kendini insanlara ihtiyaç duymadan zahmetsizce mutlu edebileceğin kadar. 

Kitap, müzik, sinema ve deniz. 

İşte bu kadar.    

Hiç yorum yok: